Thesauros Mythology Salmakis

Salmakis

Salmakis

Bodrum'un serin sularında yaşayan Salmakis, aşık olduğu Hermaphroditos ile tanrıların katında birleşerek tek vücutta, çift cinsiyetli bir varlığa dönüştü.

Pek çok anlatı, köklerini Anadolu’nun kadim toprağında saklar; ancak yazılı metinlerin sınırları içinde kalmış bu coğrafi hafıza, genellikle masalsı bir dekor olarak algılanır. Oysa mekan ve anlatı birbirini var eder; efsane, üzerinde şekillendiği kayalara ve suya ruh verirken, o coğrafya da kendi hikayesiyle tanımlanır. Anlatılanlar, zihindeki imgelerden öte, bugünle kurulan bağın derinleştiği yerlerde iktidarın göz ardı ettiği sessiz bir hakikat gibi öylece durur.

Bodrum’un yanı başındaki, günümüzde Bardakçı adıyla bilinen ve geçmişte Salmakis’in yurdu olan o su kaynağı, tam da bu türden bir zamansızlığın mekanıdır. Kıyının iki adım ötesinden denize dökülen bu su, sarp uçurumların çevrelediği bir doğal amfiteatrda, sanki hiyerarşinin dışına düşmüş bir cennet köşesini barındırır.

Burada yaşayan Salmakis, herhangi bir otoriteye, Artemis’in buyruğuna boyun eğmeyen, ölüme veya avcılığın yıkıcı disiplinine dair tek bir iz taşımayan özgür bir peridir. Kendi aynasında güzelliğini gözlemleyip doğayla bütünleşen varlığı, dayatılan herhangi bir sınıflandırmanın veya mülkiyetçi arzunun uzağındadır; o, sadece kendi türküsünü söyleyen ve dalların fısıltısına karışan saf bir akıştır.

Günün birinde buraya ulaşan Hermaphroditos; Hermes ve Aphrodite gibi ilahi düzenin temsilcisi olan iki figürün birleşimiyle dünyaya gelmiş bir varlıktır. O, evrenin merkezine oturtulmuş bir soyluluğun ürünüdür; ancak on beşine geldiğinde bu düzeni reddederek yeryüzünü arşınlamaya başlar.

Salmakis’in ona yönelttiği, “seni sahiplenenlerin ne mutlu” diyerek başlayan ve zoraki bir arzuyu, hırsızlama bir zevki öneren teklifi, aslında bireyin ötekinin üzerindeki o kadim tahakküm isteğinin bir yansımasıdır. Hermaphroditos’un utanç ve çekingenlikle örülü direnişi, bir başka iradenin sınırlarına girme çabasına karşı bir savunmadır; fakat Salmakis, bu savunmayı yok sayarak onu arzusuyla kuşatır. Bir ahtapotun avını kavrayışı gibi delikanlıyı sarmalayan peri, sınırları tanımayan bir tutkuyla, onu kendi varlığına zorla ilhak eder.

Bu amansız sarılma sonucunda tanrılardan talep edilen "birleşme", aslında bireysel iradelerin silinip, tek bir otoriter gövdede eridiği sembolik bir yok oluşa dönüşür; ne tam erkek, ne tam dişi, yani hiçbir kalıba sığmayan ama yine de tanrısal bir kurgunun hükmü altında olan o "hermafrodit" doğar.

Bugün Kaplankaya’nın dik yamaçlarında, devasa kayaların gölgesinde uzanan o doğal havuzlar, sanki bu efsanenin izlerini korur. İlkçağ anlatıcıları, suyun erkeklik gücünü kıran, yani egemenliğin o sarsılmaz iddiasını yumuşatan bir etkisinden bahseder. Ancak bu, iktidarın zorba ve biçim verici gücüne karşı doğanın sunduğu sessiz bir direniştir belki de; zira masal, hükmedenlerin değil, kendi başına var olanların o ince ve özgür çelişkisinde anlam bulur.
Silenos
Şöyle yanaşın bakalım, ateşe biraz daha odun atın. Gözlerinizdeki o merak pırıltısını görüyorum; insan yaşlandıkça sadece şarap tortusuyla ilgilenmiyor, bazen de gençlerin o bitmek bilmeyen “neden” ve “nasıl” sorularıyla demleniyor. Bugün size anlatacağım hikaye, topraklarımızın, yani şu güzelim Anadolu’nun kıyısında, Bodrum dedikleri yerde saklı bir masaldır.

Şimdilerde Bardakçı dedikleri, o vakitler Salmakis diye anılan bir yer vardı. Bir gölet düşünün; gökyüzü sakinlerinin yeryüzüne bıraktığı bir mücevher gibi, masmavi, duru ve etrafı mersin ağaçlarıyla çepeçevre sarılmış. İşte bu gölde, Artemis’in okçularından olmayan, yay tutmayan, sadece kendi güzelliğine ve doğanın şarkısına odaklanmış Salmakis adında bir su perisi yaşardı. Salmakis, aynası sadece suyun yüzü olan, saçlarını ağaç dallarıyla tarayan, sesi yaprak hışırtısına karışan bir varlıktı.

Derken bir gün, Hermaphroditos adında genç, dünyayı keşfe çıkmış bir delikanlı çıkageldi. Kendisi, güzelliğiyle göz kamaştıran Hermes ile Aphrodite’in oğluydu. On beş yaşındaki bu genç, rüzgarın peşine takılmış, yolu o huzurlu gölün kıyısına düşmüştü. Salmakis onu gördüğü an, kalbinde tarif edemediği bir ateş yandı. Genç delikanlıya yaklaştı, tatlı sözlerle aklını çelmeye çalıştı; “Sen ki güzellikte tanrılarla yarışırsın, gel bu gölün kıyısında birbirimize kavuşalım” dedi.

Ama bizim delikanlı, öyle utangaç, öyle çekingendi ki; bu teklif karşısında yanakları al al oldu. “Uzaklaş benden!” dedi ve peri kızını bir kenara itti. Salmakis’in o zarif kalbi incindi, kırıldı; bir çalının arkasına gizlenip izlemeye başladı. Genç, ıssızlığın verdiği güvenle üzerindekileri çıkarıp serin sulara bıraktı kendini. Bir fildişi heykeli andırıyordu suda.

Salmakis, o an ne yaptığını bilmez bir heyecanla, bir kılıç gibi pürüzsüz gövdesiyle suya atladı. Hermaphroditos ne kadar kaçmaya çalışsa da, peri kızı onu sarmaşık gibi sardı, ahtapotun kollarını balığa doladığı gibi kavradı. Çırpınırken, tanrılara seslendi peri kızı: “Ne olur, bizi birleştirin, bizi hiç ayırmayın!”

Göklerin hakimleri bu isteği geri çevirmediler. O anda, kızla erkeğin iki ayrı bedeni, tek bir gövdede birleşti. Ne tam bir erkek, ne de tam bir kadın; ikisini de içinde taşıyan bir ölümsüzlük kazandılar. Bugün yeryüzünde “hermafrodit” kelimesi dilden dile dolaşırsa, bilin ki kaynağı o eski Bardakçı kıyısındaki yasaklı göldür.

İnsanlar derler ki; o gölün suyunda, insanın içindeki o sert ve hırçın gücü yumuşatan, onu başka bir aleme çeken bir gizem varmış. Kimileri buna “erkeklik gücünü azaltan tılsım” der geçer, ama siz onlara pek kulak asmayın. Bazı masallar, gerçeğin sertliğinden kaçıp şiirin o yumuşak kucağına sığınmak için anlatılır.

Şimdi söyleyin bana çocuklar, gökyüzü sakinleri bu kadar tuhaf işler çevirirken, biz ölümlüler bir göl kenarında oturup bu kadim suların fısıltısını duymasak olmaz mı? Hadi bakalım, gözlerinizi kapayın da suyun sesini dinleyin; belki Salmakis’in taradığı saçlarının hışırtısını siz de duyarsınız.

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme