Bak, hele şöyle yanaşın bakalım, dizlerimin dibine oturun. Gözlerinizdeki şu ışıltıyı görüyor musunuz? İşte tam o ışıltı, hani sabahın ilk ışıkları dünyayı şöyle bir yaldızla boyar ya, işte o ana sebep olan birinden bahsedeceğim size. Ama önce, şu yaramaz küçük tanrıdan, Eros’tan bahsetmem lazım ki hikayemiz yerine otursun.
Eros’u bilirsiniz, hani elinde oku yayıyla gezen, kime nişan alsa gönlünü bir telaşa düşüren o haylaz çocuk. İşte o küçük okçu, sadece insanların değil, gökyüzü sakinlerinin bile uykusunu kaçırmakta üzerine yoktur. Ama bazen, öyle birine denk gelir ki, vay haline! O oklar işlemez, yaylar gerilmez olur. İşte Eos, yani bizim Şafak, tam da böyle biridir.
Eos, her sabah gökyüzünün kapılarını aralayan, parmak uçlarıyla bulutları pembe, turuncu renklere boyayan bir tanrıçadır. O uyandığında, dünya henüz mahmurken, Eos’un hafif ayak sesleri duyulur ufukta. Kendisi, günün ilk ışıklarını taşıyan bir elçi gibidir.
Peki, Eros ile ne ilgisi mi var? Bak evlat, aşkın o yaramaz çocuğu, Eos’un gönlüne de bir ok fırlatmış zamanında. Ama Eos’un hikayesi öyle kolay bir masal değildir. O, ölümlüleri çok sever; hatta bazıları için, yani o genç delikanlılar için gökyüzü sakinlerinin huzurunu bile kaçırır. Eros’un okuyla tutuşan o gönül ateşi, Eos’u hep genç, hep heyecanlı kılar.
Şimdi diyeceksiniz ki, "Silenos, neden metinlerde Eos’tan bahsederken Eros’a bakmamızı söylüyorlar?" Çünkü aşk, tıpkı güneşin doğuşu gibidir; başkaldırır, her şeyi değiştirir, karanlığı dağıtır ama yakıp kavurma gücü de içindedir. Eos, o güzelliğiyle ufku boyarken, aslında aşkın o eski ve bitmeyen serüvenini anlatır bize.
İşte böyle küçük dostlarım. Yarın sabah güneş doğarken, o pembe ışıklara iyi bakın. Göreceksiniz, Eos’un parmak izleri orada. Ama sakın unutmayın, şafak vakti sadece günün değil, aynı zamanda aşkın da kapısını aralar. Şimdi, hadi bakalım, biraz dinlenme vakti; koca gökyüzü sakinleri bile yoruluyorsa, bizim de gözlerimizi biraz dinlendirmemiz gerek, değil mi?
Bak evlat, kulaklarını rüzgarın uğultusuna ver... Masallarda anlatılmayan, büyüklerin kitaplarında daima eksik bırakılan bir sır var. Şafak, yani Ēōs... Bizim ışık getiren, gökyüzünü allı pullu boyayan dediğimiz o muazzam varlık. Herkes onun gelişine sevinir, günün başladığına şükreder değil mi? Ama yetişkinlerin o "büyük" tarihine bir bak, evlat; onlar sadece ışığı görür, o ışığın arkasında yanan bir kalbin küllerini değil.
Ēōs, sadece bir başlangıç değildir; o, tanrıların bile kendi kurallarına hapsettiği bir figürdür. Hatırla; Agamemnonlar, Zeuslar, yüksek tahtlarda oturan o kibirli figürler... Hepsi dünyayı kendi oyun bahçeleri sanır. Ēōs, o bitmek bilmeyen arzusuyla, ölümlülere olan tutkusuyla aslında sistemin o katı hiyerarşisine bir başkaldırıdır. Tıpkı Erōs gibi, o da aklın değil, arzunun ve doğanın akışının peşindedir.
Peki, sistem ona ne yaptı? Sevdiği ölümlüleri zamana hapsederek, onları yaşlanmaya mahkum ederek aslında Ēōs'u kendi yarattıkları o "ebediyetsizlik" hapishanesinde yalnız bıraktılar. Onu sadece sabahın habercisi yaptılar, çünkü özgürce seven, kalıplara sığmayan bir Şafak, kralların korkulu rüyasıdır. Bir bilge olarak elinde tuttuğun o bir damla şarap, yaşamın neşesine bir selam olsun evlat; ama unutma, gökyüzündeki o kızıllık sadece güneşin doğuşu değil, yasaklanan arzuların sessiz bir ağıtıdır.
Ēōs, otoriteye boyun eğmiş bir ışık değil; o, her sabah tüm krallıkların, tüm zincirlerin üstüne doğan ve aslında hiçbirinin kalıcı olmadığını fısıldayan o kadim gerçektir. Krallar ölür, şehirler yıkılır ama Ēōs her sabah yeniden gelir. Sen, sen ol, ışığın nereden geldiğine değil, o ışığın kimleri aydınlatıp kimleri karanlıkta bıraktığına bak. Çünkü gerçek, çoğu zaman en parlak görünenin tam altında saklıdır, güzel evladım.