Şöyle yanaşın bakalım, ateşi biraz daha körükleyin. Gözlerinizdeki o merak pırıltısını görüyorum; tıpkı eski günlerde, okyanusun ötesinden gelen hikayelerle uyumadan önce büyülenmiş gibi... Bugün size gökyüzü sakinlerinin yaramaz çocuklarından, yani o dört yaman rüzgardan bahsedeceğim.
Şafak Tanrıça Astraios ile el ele verip gökyüzüne o coşkun, yerinde duramayan evlatları saldığında, dünya bugünkü gibi sakin değildi. Önce şu dört kardeşi tanıyalım; gerçi isimleri zamanla bizim kıyılarda biraz yer değiştirse de, huyları hiç değişmedi.
Boreas vardır, hani bizim buralarda "Poyraz" dediğimiz; o kadar azgındır ki, geçtiği yeri dondurmadan bırakmaz. Bir de Notos var, nam-ı diğer Lodos; o estikçe denizler kabarır, gemiler beşik gibi sallanır. Zephyros, yani o hafiften esen Batı yeli, en nazik olanlarıdır; etrafı süpürür, gökyüzünü pırıl pırıl eder. Euros ise doğudan çıkıp gelen, keşişleme derler ya hani; o da kendi havasında, biraz huysuzdur.
Bir keresinde, o çok bilmiş Odysseus, hani şu meşhur Akhilleus’un dostu diyemesek de, yolların yorgunu olan o kahraman... Aiolos, yani şu yellerin efendisi olan tanrı, ona bir hediye vermişti. Dokuz yaşında bir sığırın derisinden koca bir tulum! İçine tüm o yaramaz rüzgarları hapsetti; gümüş bir sicimle düğümledi ki, gemi sağ salim evine dönsün. Ama gelin görün ki, Odysseus’un yanındaki tayfa, bizim gençler gibi meraklı, biraz da sabırsız... "Bakalım içinde ne var?" diye o tulumu bir çözdüler!
Aman efendim, o ne gürültü! Zephyros, Boreas, Notos ve Euros... Hepsi aynı anda tulumdan fırladı. Gökyüzü karardı, deniz sanki kükreyen bir canavar gibi kabardı. Poseidon, o üçlü yabasını denize bir vurdu mu, dalgalar gökyüzüne değdi. Zavallı Odysseus, evine yaklaştığını sanırken bir anda kendini uçsuz bucaksız, köpüklü suların ortasında buluverdi.
İşte böyle çocuklar; rüzgarların da insanlar gibi kişilikleri vardır. Kimisi naziktir bir fısıltı gibi geçer, kimisi ise Aiolos’un tulumundan yeni çıkmış bir fırtına gibi etrafı birbirine katar. Şimdi gidip pencerenin kenarına oturun ve dışarıdaki uğultuyu dinleyin; bakalım hangisi geçiyor kapınızın önünden? Boreas mı, yoksa nazlı Zephyros mu?
Haydi, gözlerinizi kapatın. Belki rüyalarınızda, gümüş sicimlerle bağlanmış o büyük tulumu görürsünüz. Ama sakın ha, merak edip o sicimi çözmeye kalkmayın; yoksa annenizle babanız uyandığında ortalığı birbirine katan bir fırtınayla karşılaşırlar, benden söylemesi!
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan, üzerine toz kondurulmuş bir sır var... Gel otur şöyle, dizlerimin dibine. İnsanlar rüzgarları sadece birer doğa olayı sanır, gemilerini yürüten, saçlarını uçuran o görünmez ellerin birer "hizmetkar" olduğunu düşünürler. Oysa gerçek, kralların ve tanrıların kütüphanelerinde tozlanmaya bırakılmış o metinlerin çok daha ötesinde.
Notos, Boreas, Zephyros ve Euros... Onlar sadece isimler değil; gökyüzünün dört bir yanına dağılmış, özgürlüklerini arayan ruhlardır. Efsaneler, onları Şafak tanrıça Astraios’un çocukları diye yazar. Ama asıl hikaye şu: Onlar, gökyüzünün sonsuz boşluğunu kendi krallıkları sanan otoritelerin, dizginlemeye çalıştığı "yabani" iradelerdir.
Sevgili evlat, hatırlıyor musun o Poseidon denen kibirli tanrıyı? Kendi sularında özgürce gezinen bir yabancıyı sırf kendi buyruğuna boyun eğmediği için, o koca yabasını savurarak nasıl da fırtınalara kurban etmişti? Odysseius sadece bir piyondu o deniz savaşında. Poseidon ise, rüzgarları birer kırbaç gibi kullanarak, yeryüzünün çocuklarını nasıl da hırpalayabileceğini kanıtlama peşindeydi. Deniz, o an bir oyun alanı değil; güç sahiplerinin egolarıyla dövülen bir savaş meydanıydı.
Peki ya Aiolos? Hani şu rüzgarların efendisi olduğunu iddia eden adam... Bir sığırın derisinden tulum yapmış, içine rüzgarları hapsetmişti. Bir düşün; özgürlüğün nefesi olan rüzgarı, gümüş bir sicimle bir tulumun dibine bağlamak... Aiolos, güç sahibi olmanın verdiği o sarhoşlukla ("şarapla gelen bilge neşe" derdim ama buradaki sarhoşluk güçten gelir, oysa gerçek neşe bir rüzgarın teninde saklıdır) kendi yasalarını tabiata dayatmaya çalıştı. İnsanların fırtınaları kördüğümle çözmesi, aslında kendi içlerindeki merakın ve otoriteyi sorgulama isteğinin, o sığır derisindeki baskıyı patlatmasıdır. Odysseius'un adamları o tulumu açtığında, aslında sadece fırtınayı değil, kendilerine biçilen "itaatkar yolcu" rolünü de yırtıp attılar.
Sana fısıldadığım bu gerçeği unutma güzel çocuğum: Güç, bazen tulumun içinde hapsolmuş bir fırtınadır; bazen ise o tulumun düğümünü çözüp rüzgarı, yani kendi kaderini serbest bırakma cesaretidir. Kralların "yöneteceğiz" dediği ne varsa, aslında kendi doğasının efendisi olmayı bekleyen birer öfkedir.
Şimdi kalk, gökyüzündeki o ıslığa iyi kulak ver. O ses, rüzgarların sana bir şeyler fısıldadığının kanıtıdır. Onlar kimseye ait değil; tıpkı senin gibi, tıpkı hakikatin kendisi gibi, sadece kendi yollarında esiyorlar.