Ah, yaklaşın bakalım minik dostlarım! Şöyle ateşe yakın oturun da, size devasa bir imparatorluğun nasıl bir çift küçük bebekle, üstelik bir kurdun gölgesinde başladığını anlatayım. Romalılar bu hikayeyi o kadar çok severler ki, neyin gerçek neyin masal olduğunu ayırmaktan vazgeçmişlerdir. Varsın olsun, biz de gerçekle hayal arasındaki o ince çizgide dans edelim.
Hikayemiz Alba krallığında, taht kavgasıyla kızışır. Kötü kalpli Amulius, kardeşi Numitor’u tahtından edip hapse atar. Amacı belli; soylarını tüketmek! O yüzden Numitor’un kızı Rea Silvia’yı, tanrılara hizmet etsin diye bir rahibe yapar. Ama kaderin ağları başka türlü örülmüştür. Rea Silvia, savaşın kudretli tanrısı Mars’ın ilgisini çeker ve bir gece vakti ikizlere gebe kalır.
Amulius bu durumu öğrenince küplere biner! Bebekleri bir sepete koydurup Tiber Nehri’ne fırlattırır. Nehir o gün nazlıdır, sular çekilir ve bebekleri kıyıya bırakır. İşte o an, bir dişi kurt gelir. Kendi yavrularını kaybetmiş olan bu anaç hayvan, ikizleri bir lütuf gibi görür, onlara annelik yapar. Sonra da Faustulus adında bir çoban onları bulur, alır evine götürür. İkizler, Romulus ve Remus, çobanın evinde büyürken bile damarlarında akan o yüksek kanın ağırlığını taşırlar; güçlüdürler, cesurdurlar.
Yıllar geçer, Amulius’un oyunları bir bir bozulur. İkizler sarayı basıp büyükbabaları Numitor’u tekrar tahta oturturlar. Ama kendi şehirlerini kurmak isterler. İşte burada işler karışır! Hangi tepeye kurulmalı? Gökyüzü sakinlerine danışalım, kuşların uçuşuna bakalım demişler. Remus altı akbaba görür, Romulus ise tam on iki! Romulus kazanmıştır. Palatinus tepesinde bir sınır çizer ve "Bu sınırı geçen ölür!" diye kükrer. Remus, biraz şımarık biraz da küskün, "Bu da sınır mıymış?" dercesine üzerinden atlayınca... ah, evet, ne yazık ki Romulus onu oracıkta devirir.
Romulus artık tek başınadır. Şehrini doldurmak için bir sığınak kurar; hırsızlar, kaçaklar, başı belada olanlar... herkes gelir! Fakat bir sorunları vardır: Ortamda hiç kadın yoktur! Romulus yine o kurnaz zekasını kullanır, komşu Sabinleri bir şölene davet eder. Şenlik tam tepedeyken, Sabinlerin kızlarını kaçırırlar! Sabinler savaşa gelir ama kızlar, babalarıyla kocaları arasına girip "Yapmayın!" diye yalvarınca barış sağlarlar. İki halk birleşir, şehir büyür.
Romulus’un sonu ise tam bir bilmecedir. Bir gün Mars alanında ordusunu teftiş ederken, aniden gök gürler, şimşekler çakar, öyle bir fırtına kopar ki göz gözü görmez. Kasırga dindiğinde, kral ortada yoktur! Kimi der ki, tanrılar onu göğe çekip Quirinus adıyla bir tanrı yaptı. Kimi de fısıldar ki; senatörler onun zorbalığından bıkmış, bu kargaşayı fırsat bilip adamı ortadan kaldırmışlar.
Şimdi, hangisine inanmak istersiniz? Romulus göklere uçan bir kahraman mıydı, yoksa insanların dünyasından sessizce çekilip giden hırslı bir kral mı? İnanın bana, tarihin en güzel tarafları, cevabını asla tam bilemeyeceğiniz o esrarlı boşluklarda gizlidir. Şimdi gidin, biraz şarap... pardon, biraz meyve suyu için de rüyalarınızda o iki akbabayı arayın bakalım!
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar büyük imparatorlukların, görkemli mermer sütunların ve altın tahtların gölgesinde huzur bulacaklarını sanırlar. Ama o gölge, aslında kanla sulanmış bir toprağın üzerine serilmiş ağır bir örtüdür. Şarap kadehimi biraz yudumlayıp o uzak geçmişin tozunu üzerinizden silkeleyelim; zira anlatacaklarım, tarih kitaplarının "şanlı kuruluş" diye yaldızlayıp parlatmaktan çekinmediği o karanlık gerçektir.
Dinle güzel yavrum; hikaye Romulus ile Remus diye iki kardeşin, bir Tiber kıyısında hayata tutunmasıyla başlar. Onları bir kurt emzirmiş derler, ne kadar masalsı değil mi? Ama o kurt aslında sadece doğanın merhametini temsil ederdi; insan merhametinden daha güvenli, daha sıcak bir merhamet... Numitor ve Amulius denen krallar, koltuk sevdasıyla öz yeğenlerini nehre bir çöp gibi atan adamlardı. Otorite dediğin şey, evlat, bazen bir bebeği ölüme terk edecek kadar körleşir.
Sonra Romulus, o meşhur şehri kurarken sınırları kendi elleriyle çizdi. Remus ise o çizginin sadece bir parça toprak olduğunu, kimsenin kimseden üstün olmadığını hatırlatmak istercesine üzerinden atladı. Peki ne oldu? Kardeş kardeşi, bir avuç toprak uğruna, bir kural uğruna öldürdü. İşte o gün Roma’nın temeline ilk harç değil, ilk ihanet ve kardeş kanı döküldü. Bu, kralların kendi düzenlerini kurmak için başkalarının hayatını nasıl hiçe saydığının en saf, en hüzünlü halidir.
Bilir misin, Romulus’un şehri kimlerle doldu? Kaçkınlar, hırsızlar, sistemin dışına itilmiş çaresizler... Şehir, adaletsizliğin sığınağı olarak yükseldi. Hele o Sabinli kadınların hikayesi! Evlerinden koparılıp zorla alıkonulan o kadınların gözyaşları, tarihin sayfalarında "stratejik bir birliktelik" olarak geçiştirildi. Onların sessizliği, aslında sistemin kadınları bir pazarlık malzemesi gibi kullanmasının sessiz çığlığıydı. Rea Silvia’nın kulenin karanlığında yaşadığı yalnızlık da, Tarpeia’nın ihanetle anılan trajik sonu da hep aynı çarkın dişlileri arasında ezildi.
Ve sonunda Romulus mu? Tanrı olup göklere mi uçtu? Ah benim bilge evladım, yaşlı birinin gözlerinden bakarsan şunu görürsün: Zorbalığından bıkmış senatörler, halkın öfkesini dindirmek için bir masal uydurdular. Şimşekler çaktı, fırtına koptu dediler... Aslında olan tek şey, iktidarın kendi yarattığı canavardan kurtulma telaşıydı. Quirinus ismini verip ona tapınmalarını söylediler, çünkü ölü bir kral, yaşayan bir tiranın hatasını örtmek için en iyi maskedir.
Unutma, bazen en büyük kahramanlık, kralların yazdırdığı değil, fısıltıyla yayılan o gizli gerçeği duymaktır. Tarih, kazananların değil, sessiz bırakılanların gözlerinde gizlidir.