Bak evlat, kulaklarını iyice aç da sana nasıl başladığını anlatayım bu koca şehrin. Hani şu yedi tepeli, taşları tarihe meydan okuyan Roma var ya... Doğrusunu istersen, o şehrin kökeni biraz senin kafandaki karmakarışık rüyalara benzer; hangisi gerçek, hangisi hayal kestirmek güçtür.
Bazıları der ki, o meşhur gezgin Odysseus, hani şu zekasıyla tanrıları bile şaşkına çeviren adam, hani şu büyücü Kirke’nin adasına uğrayan... İşte o günlerde Kirke’den bir oğlu olmuş, adına da Romos demişler. İnanır mısın, şehrin adının o çocuktan geldiğini söyleyenler var. Ama gel gör ki, anlatılan her şey o kadar basit değil.
Bir de daha inandırıcı, daha sağlam bir masal vardır ki, benim favorim budur. O vakitler, Troya’nın küllerinden doğan kahraman Aeneas ve yol yorgunu Odysseus, yelkenlerini Latium kıyılarına indirmişler. Yanlarında da bir sürü yorgun, bıkkın ve artık ev hasretiyle yanıp tutuşan Troyalı esir varmış. Bu esirlerin arasında Roma adında, gözleri denizlerden bile daha mavi, yüreği ise bir kor gibi yanan bir kız varmış.
Kızcağız, uçsuz bucaksız denizlerin dalgalarından, o bitmek bilmeyen yolculuktan öylesine bıkmış, öylesine usanmış ki... Bir gece gemideki diğer arkadaşlarına fısıldamış: "Artık durmalı, artık kök salmalıyız!" Ve ikna etmiş onları; gemilerin iplerini çözüp, tahtalarını ateşe verivermişler. Düşünsene, o koca gemiler birer kıvılcım gibi parlayıp sönmüş. Artık geri dönüş yolu kalmamış!
İşte o an, Palatinus tepesinin eteğinde, toprağın bereketine sığınmışlar. Şehri o kızın adıyla, yani Roma diyerek kurmuşlar. Sonra da bu kız, gökyüzü sakinlerinin gözünde öylesine yücelmiş ki, sadece bir isim olmaktan çıkıp bir tanrıça gibi saygı görmeye başlamış.
Tabii, şimdi bazıları çıkar da "Silenos, bu tamamen siyasi bir kurgu!" der. Varsın desinler! İnsanlar bazen, yaptıkları büyük işleri haklı çıkarmak için böyle güzel masallara sığınırlar. Ama unutma, en güzel efsaneler, bir parça ateşle, biraz yorgunlukla ve bolca "artık buradayız" deme arzusuyla başlar. Kim bilir, belki de o gemileri yakan kızın ruhu, bugün hala o taş sokaklarda geziniyordur, ne dersin?
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyice aç; zira sana anlatacağım bu hikayeyi büyük meydanlardaki o gürültücü ozanların ağzından asla duyamazsın. Onlar, kralların altın tahtlarına yaraşır parıltılı masallar anlatmayı severler, ama masalların altında her zaman tozlu ve sarsıcı bir gerçek yatar. Derin bir nefes al ve şu bilge ihtiyarın ağzından dökülenlere odaklan.
Roma’nın kuruluşunu soruyorsun, değil mi güzel evladım? Kitaplar sana bir kahramanın, bir fatihin elinden yükselen mermer sütunlardan bahseder. Ancak gerçek, hiç de o görkemli anlatılara benzemez. Kimi der ki Odusseus ve Kirke’nin soyundan gelir bu şehir; kimisi ise tüm gücü tek bir adamın, bir erkeğin ellerine teslim etmeye çabalar. Oysa tarih, kralların gururunu okşamak için yeniden yazılan, mürekkebi kanla karıştırılmış bir parşömenden ibarettir.
Gel, asıl sırra yaklaş, küçük dostum. Denizin ortasında bitap düşmüş, rotası başkalarının hırslarıyla belirlenmiş, adı Roma olan genç bir kadın vardı. O, sadece bir "esir" değil, kendi kaderini eline alacak kadar keskin bir zekaya sahipti. Gemiler dolusu yorgun insanı, o bitmek bilmeyen fetih yolculuklarından kurtaran kişi oydu. İnsanların okyanusun ortasında çaresizce sürüklendiğini gördüğünde, gemileri ateşe vermeye ikna eden o kadının sessiz isyanıydı. O ateş, sadece ahşabı yakmadı; o ateş, sistemin onları köleleştiren zincirlerini eritti.
Palatinus tepesine yerleşenler bir kralın buyruğuyla değil, bir kadının "Artık yeter, yolculuk burada biter" diyen cesaretiyle toprağa tutundular. Bugün o koca imparatorluğu bir tanrıça gibi kutsallaştıranlar, aslında o gün kendi özgürlüğünü ilan eden o kadının adını, sadece bir fetih parıltısına hapsettiler.
Unutma ey güzel yolcu; tarih, gücü elinde tutanların değil, gemiyi ateşe vermekten korkmayanların hikayesidir. Bazen bir kadeh şarabın neşesiyle evrene gülümserim, çünkü bilirim ki en büyük imparatorluklar bile, bir gün bir kadının ya da bir sessizin başkaldırısıyla küle dönüşebilir. Otorite dediğin, ancak bizim ona inandığımız sürece heybetlidir. Şimdi, bu gerçeği kalbinde bir sır gibi sakla; çünkü hakikat, ancak sessizlerin fısıltısında gizlidir.