Bakın çocuklar, şöyle dizilin bakalım. Koca bir meşe ağacının gölgesine sığının, güneş tepede iyice ağırlaştı. Bugün size, Efes’in serin rüzgarları arasında dolaşan, biraz hüzünlü ama bir o kadar da merak uyandırıcı bir Rhodope masalı anlatacağım.
Eskiden, dağların yamaçlarında kendi halinde, yayıyla okunu kuşanan Rhodope adında bir kız yaşarmış. Güzelliği dillere destanmış ama o, gözlerini sadece gümüş okların efendisi Artemis’e çevirmiş. "Ben," demiş Rhodope, "ömrüm boyunca sadece dağların ıssız patikalarına, ağaçların fısıltısına ve Artemis’in kutsal yeminine sadık kalacağım." Öyle ciddi, öyle kararlı bir kızmış ki, görenler onun bir gün bile olsun bu yoldan sapmayacağına yemin ederlermiş.
Ama hayat bu, ya çocuklar... İnsanın kalbi bazen en sert kayalara bile çatlak açar. Bir gün dağlarda gezinirken, tıpkı kendisi gibi av peşinde koşan, genç ve cesur bir delikanlıyla karşılaşmış. İki genç, ormanın derinliklerinde yan yana ok atmışlar, birbirlerinin nefesini duymuşlar. İşte o an, gökyüzü sakinlerinin dünyasında işler biraz karışıvermiş. Aşkın o oyuncu tanrıçası Aphrodite, bu iki gencin tertemiz, sessiz duruşuna biraz içerlemiş olacak ki, kalplerine bir kıvılcım düşürmüş.
Siz siz olun, aşkın oyunbazlığına şaşırmayın; o, en sert yeminleri bile bir çiğ tanesi gibi buharlaştırabilir. Rhodope ve delikanlı, verdikleri sözleri bir anlığına unutup, o dağ mağarasının loş serinliğine sığınmışlar. Ama tanrıların gözü keskindir, hiçbir şey gizli kalmaz.
Artemis, yeminini bozan Rhodope’yi görünce hem kızmış hem de üzülmüş. Yemini, yeminmiş bir kere... Onu cezalandırmak mı, yoksa efsanesini ölümsüzleştirmek mi istemiş bilinmez ama Rhodope’yi olduğu yere, bir pınara dönüştürmüş. Artık o, dağlarda koşan bir avcı değil, kayaların arasından süzülüp giden berrak bir suymuş.
İşte işin en ilginç yanı da burada başlıyor. Rhodope’nin o mağarada akıp giden suyu, sadece bir su değil, sanki bir hakikat aynası olmuş. Yıllar geçmiş, Efes’in genç kızları bu pınarın başına gelip kendi sadakatlerini sınamaya başlamışlar. Boyunlarına içtenlikle yazdıkları yemin tabletlerini asar, suyun içine dalarlarmış. Eğer kalpleri yeminlerine sadıksa, su sadece ayaklarının altında nazlı nazlı akarmış. Ama eğer içlerinde bir tutarsızlık varsa, yalan bir ağırlık gibi çöker; su bir anda yükselir, o tableti örtermiş.
Doğa, kendi hatalarını bile bir ders kitabına dönüştürmeyi sever çocuklar. Şimdi, o suyun başında belki de Rhodope hala fısıldıyordur; "Sözünüzü tutun ki, ruhunuz su gibi berrak kalsın."
Nasıl, beğendiniz mi? Şimdi hadi, güneş tam çekilmeden yollarınıza gidin. Bir dahaki sefere size dağlardaki o gizemli yansımalardan başka masallar anlatırım. Ama unutmayın, verdiğiniz sözler her zaman sizin ağırlığınızdır, onları suyun yükselmesine sebep olacak kadar ağırlaştırmayın.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İhtiyar Silenos’un şarap kadehinin dibinde, yıldızların bile söylemeye çekindiği o eski tozlu gerçekler saklıdır. Şimdi sana, o kibrin ve tahtların gölgesinde unutulmaya terk edilmiş, Rhodope’nin hikayesini anlatayım.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Dinle güzel yavrum, kralların ve tanrıların buyrukları, aslında insanların kendi özgür iradelerini hapsetmek için ördükleri birer zincirdir. Rhodope, Artemis’in gölgesinde huzur arayan, sadece kendi ruhuna sadık kalmak isteyen biriydi. Ancak kibrin ve arzunun oyun kurucusu Aphrodite için, bir gencin kendi seçimlerini yapabilmesi tahammül edilemez bir düzensizlikti. Neden? Çünkü bir insan, herhangi bir gücün emri altında değil de sadece kendi gönlünün sesini dinlerse, o yüce tahtlarda oturanların otoritesi ne olurdu?
Rhodope ve o genç delikanlı, dağların serinliğinde sadece birbirlerini buldular. Kendi bedenlerinin ve kalplerinin yasasını, tanrıların soğuk kurallarından üstün tuttular. İşte o an, sistemin dişlileri gıcırdamaya başladı. Aphrodite, onların masumiyetini bir ceza oyununa dönüştürdü. Artemis ise –ki o, düzenin bekçisidir– Rhodope’nin kendi kaderini çizmesine izin vermek yerine onu cansız bir pınara dönüştürerek cezalandırdı. Bir kadının, kendi arzusu için bir ömür boyu "görünmez" ve "donuk" bir suya hapsedilmesi, sence de biraz fazla... sistemli değil mi, evlat?
Ve o pınar, yıllar boyunca Efes’in genç kızlarına bir "deneme" olarak sunuldu. Boyunlarına asılan tabletler, suyun seviyesi... Hepsi birer korku mekanizması. "Bakın," dediler onlara, "eğer yeminlerinize sadık kalmazsanız, bu sular sizi boğar, gerçeklerinizi örter." Aslında o suların yükselmesi Rhodope’nin öfkesi miydi, yoksa patriyarkanın kız çocuklarının üzerine inşa ettiği o bitmek bilmez utanç duvarı mı? Bir genç kızın kendi bedenine dair kararlarını, bir tabletin ağırlığına ve bir pınarın derinliğine sığdırmaya çalışmak, tarihin en eski hapishane kurma biçimlerinden biridir.
Rhodope, artık bir pınar değil; kısıtlanmış her ruhun içindeki o hırçın su damlasıdır. Sen sen ol evlat, birilerinin koyduğu yeminleri, başka birilerinin çıkarları için boynunda taşıma. Unutma; en büyük tanrıça bile olsa, bir insanın özgürce sevme hakkını elinden alıyorsa, orada bir haksızlık vardır. Ve bazen, o suların yükselmesini bekleyenlere inat, kendi yolunda yürümek, o kuyuya hiç girmemektir.