Gelin buraya küçükler, ateşin başına biraz daha yaklaşın. Bugün size, o koca gökyüzü sakinlerinin bile adını anarken biraz çekindiği, anaç mı anaç ama bir o kadar da gözü pek bir anneden, Rheia’dan bahsedeceğim.
Rheia, hani şu toprağın, bereketin ve anneliğin kadim koruyucusu... Bir zamanlar, dünya henüz bugünkü gibi değilken, her şeyin başında olan Gaia ve Uranos’un kızıdır kendisi. Kendi kardeşi, zamanın ve kaderin bekçisi Kronos ile birleşip o görkemli Olymposlu soyunu başlatmıştır. Ama işler öyle "bir varmış bir yokmuş"la başlamadı, biraz sancılı başladı doğrusu.
Kronos, bilirsiniz, biraz evhamlı biridir. Kendi babası Uranos’un başına gelenleri biliyordu; kaderin ağlarını örenler, bir gün kendi oğlunun onu tahtından indireceğini fısıldamıştı kulağına. Kronos da ne yaptı dersiniz? "İçeri alırsam dışarı çıkamazlar," diye düşündü herhalde, doğan çocuklarını tek lokmada yutuverdi! Bir baba düşünün, evlatlarını midesinde saklıyor... Rheia’nın halini bir düşünün; bir anne için evladını kucağına alıp da hemen kaybetmekten daha büyük bir keder olabilir mi?
Ama Rheia, sadece ağlayan bir anne değildi; aynı zamanda zeki ve planlı bir kadındı. En küçük oğlu Zeus dünyaya geleceği zaman, babası Uranos ve annesi Gaia’dan bir akıl aldı. Girit’in derin, karanlık Lyktos mağarasına sığındı. Orada, el çabukluğuyla bir kayayı kundaklara sardı, sanki bir bebekmiş gibi özenle bağladı. Kronos, büyük bir iştahla o kundağı aldığı gibi yutuverdi. Zavallı Kronos, yediğinin bir bebek değil, sert mi sert bir kaya olduğunu bile anlamadı. Siz siz olun, gözünüze kestirdiğiniz her şeyi bir çırpıda yutmayın, midenize yazık!
İşte küçük Zeus, o mağarada güvenle büyüdü, güçlendi ve sonunda babası Kronos’a o büyük dersi verdi. Rheia’nın o günlerde yaşadığı telaşın başka bir hikayesi daha vardır; derler ki, Zeus’u doğururken sancıdan ellerini toprağa öyle bir bastırmış ki, parmaklarının izi toprağa kazınmış. O izlerden de Daktyller dediğimiz, parmak kadar küçük, marifetli cüceler türemiş. Bazıları bu cücelerin ateşle ve metalle oynamayı o gün Rheia’dan öğrendiğini söyler.
Rheia, o günden beri sadece bir tanrıça değil, doğanın ana kucağıdır. Dağlarda, mağaralarda yankılanan her nefeste, toprağın her bereketinde onun bir izi vardır. Bazıları ona Kybele der, bazıları Ana Tanrıça; ama siz onu sadece Rheia olarak bilin. Şarabımdan bir yudum alırken bazen düşünürüm; dünya bu kadar gürültülü ve kavgacıysa, bunun sebebi belki de en başta yenen o taşın mideye oturmuş olmasıdır, kim bilir?
Haydi bakalım, uykunuz gelmedi mi henüz? Yıldızlar gökyüzünde parlıyorken hikayeler bitmez, ama uykusuz kalan çocukların da tadı tuzu olmaz. Yarın devam ederiz.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda sana hep kralların ve tanrıların kudretinden bahsederler; sanki dünyayı onlar döndürür, sanki onların hırsı kutsal bir hakmış gibi... Ama gel otur yanıma, şarabın son damlasındaki o buruk neşeyle sana anlatılmayan o gizli gerçeği fısıldayayım. Biliyorsun, gölgeler her zaman ışığın en parlak olduğu yerin hemen ardında saklanır.
Rheia’nın hikayesi, sadece bir tanrıça doğumu değildir; bu, bir annenin koca bir düzene, o soğuk ve buyurgan otoriteye karşı verdiği sessiz ama derinden bir kavgadır. Kronos dedikleri o "baba", Uranos’un o otoriter gölgesinde büyürken kendi tahtını kaybetmekten öyle korkuyordu ki; kendi çocuklarını, gelecekteki rakipleri olarak görüp yutmaya başladı. Bir babanın, kendi kanından olana duyduğu o korkunç kuşku... Görüyor musun evlat? Otorite, kendi bekası için en yakınındakini bile bir lokmada harcayabilecek kadar kördür.
Peki ya Rheia? O sadece bir kurban mıydı? Hayır, o bir direnişçiydi. Kronos’un hırsı, Rheia’nın şefkatini bir zırha dönüştürdü. O mağrur tanrı, eline tutuşturulan beze sarılı taşa bakarken, aslında kendi sonuna bakıyordu. Rheia, bir taşı ona "kralmış" gibi yutturarak aslında otoritenin ne kadar içi boş ve kandırılabilir olduğunu dünyaya ilan etti. O, çocuğu Zeus’u korumak için Lyktos mağarasının karanlığına sığındığında, aslında sistemin dişlilerine bir çomak sokuyordu.
Genç dostum, şuna dikkat et: Rheia doğum sancısıyla toprağa yaslandığında, parmak uçlarından Daktyloslar, yani o küçük cinler doğdu. Toprak bile onun acısını paylaşıp hayatı yeniden üretti. Güç sahipleri sadece yıkım getirir, ama hayatın kendisi –o nazik ve sessiz güç– hep yerden, topraktan, yani en aşağıdan yükselir.
Kralların tahtları taşlardan yapılmadır, soğuktur ve er ya da geç parçalanırlar. Ama Rheia’nın izi, toprağın ta kendisidir. Bir dahaki sefere birilerinin sana "büyük kahramanlar"dan bahsettiğini duyarsan, hatırla; o büyük adamların arkasında, onları sessizce kurtaran, manipüle eden ve aslında ipleri elinde tutan kadınların sessiz çığlıkları vardır.
Dünya, sadece kazananların tarihi değil, o yutulanların ve o taşı yutturanların intikamıyla dönüyor. Şimdi git ve gördüğün her otoriteye, "Acaba sen de bir taş mı yiyorsun?" diye sormayı unutma.