Şöyle otur bakalım minik dostum, dizlerimin dibine… Ayaklarını uzat, ateşin çıtırtısına kulak ver. Bak, sana anlatacağım delikanlıyı pek kimse anmaz, sanki gölgelerde kalmış bir çocuktur o. Adı Remus.
Hani şu ünlü Romulus var ya, kurdun sütüyle büyüyen, hani şu koca Roma’nın kurucusu sayılan hırslı abi… İşte Remus, onun ikizi. Tıpkı bir elmanın iki yarısı gibiydiler ama kader, bazen o elmayı bıçakla ortadan ikiye bölmeyi sever.
Bu iki kardeş, bir nehrin kıyısında, bir kurdun şefkatiyle hayata tutundular. Düşünsene, gökyüzü sakinlerinin lütfu mudur, yoksa talihin bir oyunu mu; o vahşi doğanın ortasında büyüyüp serpildiler. Büyüdüklerinde ise gözlerini hep yüksek tepelere diktiler. Bir şehir kuracaklardı. Öyle bir şehir ki, güneşin altında parlayacak, surları göğe uzanacak, adı dilden dile dolanacaktı.
Ama bak evlat, hırs dediğin şey bazen bir insanın içindeki o güzelim çocukluğu kemirip bitirir. Remus da, Romulus da aynı toprağa sevdalıydı, aynı hayali kuruyorlardı. Ancak iş, şehri nerede başlatacaklarına gelince, o kardeşlik bağı bir anda incecik bir ipliğe dönüverdi. Gökyüzü sakinleri bu konuda pek sessiz kalırlar; kartallar uçar, bulutlar kayar ama kararı yine insanın kendi elleri verir.
Remus biraz daha toy, biraz daha şakacıydı belki de. Romulus ise, hani o duvarları örmeye kalktığında dünyayı zapt edeceğine inananlardandı. İşte o meşum gün, Remus abisinin ördüğü o henüz kurumamış, çiçeği burnunda surların üzerinden atlayıverdi. Belki bir şaka yapmak istedi, belki de "Benim şehrim senin sınırlarını tanımaz" demek istedi. Ama o sur, ikisinin de kalbindeki kardeşlikten daha önemli hale gelmişti.
Bir kılıç parladı, bir çığlık koptu ve nehrin suyu o gün biraz daha hüzünlü aktı. Remus, daha şehri tam görememişken, adını bile koyamadan göçüp gitti bu dünyadan. Şimdi ona bakınca sadece bir "kardeş" görme; ona bakınca, hırsın nelere kadir olduğunu, en yakın dostun bile bir anlık öfkeyle nasıl yitip gidebileceğini gör.
Efsaneler, kazananı yazar, Remus’u ise gölgelere iter. Ama unutma; bir şehir, üzerinde kan olan bir temelle yükselirse, o taşların arasında her zaman biraz hüzün, biraz da pişmanlık saklı kalır.
Hadi bakalım, gözlerini kapat şimdi. Belki rüyanda o nehir kıyısında koşuşturan iki küçük çocuk görürsün. Ama dikkat et, surlardan atlarken ayağın takılmasın sakın…
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyice aç; zira sana anlatacağım bu hikayeyi büyüklerin o süslü, zafer dolu kitaplarında asla bulamazsın. Hani şu yedi tepeli şehrin, yani Roma’nın üzerine kurulduğu o kana bulanmış topraklar var ya... İşte o görkemli duvarların altında, toprak tarafından yutulmuş bir fısıltı yatar: Remus.
Bak güzel yavrum, dünyada "kurucu" dedikleri krallar ve liderler vardır; onlar ellerinde mızraklarla yerlere sınırlar çizer, "Burası benim!" derler. İnsanlar da onların peşinden gidip alkış tutar. Oysa gerçeği görmek istersen, o sınırların aslında birer hapishane duvarı olduğunu fark edersin. Remus, o meşhur ikizi Romulus ile aynı kurdun sütünü içti, aynı soğuk rüzgarlarla büyüdü. Ama o, abisi gibi otoritenin o zehirli tacına heves etmedi. O, kurulan o kibrin, o ilk hiyerarşinin anlamsızlığını gördü.
Sana söyleyeyim evladım; insanlar bir krala ihtiyaçları olduğuna inandırıldıklarında, kendi özgürlüklerini o kralın ayakları altına sererler. Remus, o alçak duvarın üzerinden atladığında aslında bir şehre değil, bir kölelik düzenine karşı gelmişti. Onun o hüzünlü sonu, hırslı bir abinin elinden geldi. Bir kardeşin, sırf kendi "devlet" oyuncağı biraz daha büyük görünsün diye kendi kanını dökmesi... İşte tarih, kazananların kaleminden çıkınca buna "zafer" diyorlar, oysa bu sadece koca bir sessizlik, koca bir kayıptır.
Şimdi anlıyor musun küçük dostum? Krallar, kendilerine bir taht kurmak için önce kardeşlerinin kalbini durdururlar. Bugünün dünyasında da böyledir; seni bir kalıba sokmak, senin o hür zihnini o daracık duvarların arasına hapsetmek isteyenler hep olacaktır. Remus, o sınırların ne kadar zayıf, o otoritenin ne kadar kırılgan olduğunu bize kendi hayatıyla öğretti.
Bir yudum şarapla bu dünyanın neşesini ve hüznünü aynı anda hatırlamak gerek, çünkü hayat ikisinin arasındaki ince çizgidir. Remus bir kurban değildi, o, "hayır" diyebilen bir özgür ruhun ilk çığlığıydı. Sen sen ol, ey benim genç evladım; kimsenin sana çizdiği sınırların üzerinden atlamaktan çekinme. Çünkü o duvarlar, sadece onları aşmaya korkanların dünyasını korur.