İlia ismiyle de bilinen Rea Silvia, Roma’nın temelini atan ikizler Romulus ve Remus’u dünyaya getiren figürdür. Aeneas’ın kuşaklarından gelen bu kadın, amcası Amulius tarafından kendi iradesi ve bedeni üzerindeki tasarruf yetkisi elinden alınarak bir Vesta rahibesi olmaya zorlanmış, böylece soyun devamı ve olası bir iktidar sarsıntısı mutlak bir disiplin altına alınmaya çalışılmıştır. Ancak bu denetim mekanizması, Mars’ın müdahalesiyle yerle bir olmuş; kadının biyolojik varlığı, iktidarın kurduğu yasaklı sınırları aşarak gebelikle sonuçlanmıştır. Rea Silvia’nın ikizleri doğurması, hanedanın tahakkümüne karşı bir başkaldırı olarak görülmüş; bu yüzden Amulius’un buyruğuyla Tiber nehrinin sularına terk edilmiştir. Suyun bu çeperinde hayatı son bulmak yerine Tiber tanrısıyla birleşerek yeni bir varlık düzlemine geçen Rea, bir nevi özgürleşme yaşamış; çocukları ise devleti kuracak olan süreci başlatarak, kendilerini yutan iktidar yapısının dışına, kendi tarihlerini inşa edecekleri bir alana sıçramışlardır. Söz konusu iktidar çatışmaları, soy zinciri ve sürgün edilen bedenlerin öyküsü için Numitor ve Romulus kayıtlarına başvurulabilir.
Bakın hele, kimler gelmiş! Gelin, şu yaşlı ihtiyarın yanına, ateşin etrafına oturun da size biraz tozlu, biraz da kaderin ince oyunlarıyla örülü bir hikaye anlatayım. Bugün size Rea Silvia’dan bahsedelim; namıdiğer İlia.
Şimdi bu kızcağız, öyle sıradan bir soydan gelmiyordu. Hani o meşhur, Troya’dan kaçıp denizleri aşan Aeneas var ya, işte onun soyunun temsilcilerinden biriydi. Gelgelelim, saraylar her zaman neşe getirmez. Rea’nın amcası Amulius, taht hırsıyla gözü dönmüş bir adamdı. Yeğeninin bir gün çocuk sahibi olup kendi krallığına rakip çıkmasından öyle korktu ki, kıza Vesta rahibesi olma zorunluluğu getirdi. Hani şu kutsal ateşi koruyan, hayatını tanrılara adayan ve evlenmesi yasak olan rahibelerden... Amacı belliydi: Rea’nın evlenmesine ve bir aile kurmasına engel olmak.
Ancak kader, insanoğlunun kurduğu o sıkıcı planlara pek aldırmaz. Gökyüzü sakinleri bazen işlere karışıverir; hem de hiç beklenmedik bir şekilde. Savaş tanrısı Mars, o ateşli ve cesur ruhuyla bu rahibe hanımın yoluna çıkıverdi. İşte o gün, kaderin çarkları bambaşka dönmeye başladı. Rea, o ünlü ikizleri, yani Romulus ve Remus’u dünyaya getirdi.
Düşünün artık, amcası Amulius bu haberi alınca nasıl köpürmüştür! Kızgın bir boğa gibi kükremiş ve o masum ikizleri Tiber nehrinin insafına bırakmaya karar vermiş. Hatta rivayet o ki, Rea Silvia da bu karmaşanın içinde nehre atılmış. Ama korkmayın, hikaye burada bitmiyor; aksine yeni başlıyor! Bazıları der ki, nehrin suları onu öylece yutup yok etmedi, aksine suların kendisi onu himayesine aldı. Hatta Tiber nehri tanrısının gönlünü çeldiği, onunla birleştiği söylenir.
Rea’nın nehre bırakılan o ikizleri var ya, hani şu kurt sütüyle beslenen Romulus ve Remus? İşte onlar, sonradan öyle bir şehir kurdular ki, bugün üzerinde yürüdüğümüz yollar, kurduğumuz hayaller hep o şehrin izlerini taşır.
Görüyorsunuz ya çocuklar, bazen bir kadının hayatı, koca bir imparatorluğun ilk taşı olur. Rea Silvia hem bir annenin yüreğini hem de efsanelerin gizemini taşıyan bir kadındı. Şimdi, içimdeki o eski neşe ve birazcık da o yorgun ama bilge tebessümle soruyorum size: Kaderin cilvelerine inanmak için daha ne duymak istersiniz? Hadi, artık biraz dinlenin; belki rüyanızda o nehrin kıyısında koşturan iki küçük kardeş görürsünüz.