Eline bir kadeh ılık şerbet al da şöyle yanıma, şu zeytin ağacının gölgesine iliş bakalım evlat. Bak, gözlerindeki o merak ışığı hiç sönmesin; çünkü anlatacağım adamın hikayesi biraz keskin bir kılıç ağzı gibidir. Adı **Pyrrhos**. Bazı vakitsiz tarihçiler ona **Neoptolemos** da derler ama biz ona kısaca "o hırçın genç" diyelim.
Hani şu ünlü **Akhilleus**’u bilirsin; hani Truva surlarının önünde topuğundan vurulan o koca savaşçı? İşte bu Pyrrhos, onun oğludur. Babası daha gençken, savaşın o dumanlı tozu toprağına karışıp gittiğinde, bizim oğlan daha bir çocuktu. Adı üzerinde, "yeni savaşçı" derler ona zaten; babasının bıraktığı o ağır zırhın içinde biraz emanet duran ama gözlerinde babasının o meşhur, deli fişek öfkesini taşıyan bir delikanlı.
Hikaye şu ki, gökyüzü sakinleri Truva’nın düşmesi için tek bir şart koşmuşlardı: Eğer o koca surlar yıkılacaksa, Akhilleus’un kanından birinin o savaş meydanında olması lazımdı. Eh, Pyrrhos da daha toy yaşında, babasının mirasını sırtına alıp o kanlı kıyıya, Truva’ya yelken açtı. Bir düşün, daha sakalları yeni terlemiş bir gençsin ama elinde babanın o efsanevi mızrağı var. İnsan biraz heyecanlanmaz mı? Ama bizimkinin heyecanı biraz soğuktu, tıpkı kışın ilk ayazı gibi.
O koca tahta atın karnına gizlenip şehre girdiklerinde, Pyrrhos bir gölge gibi hareket etti. **Hekabe**'nin, o yaşlı kraliçenin çaresizliğini görmüşlüğü vardır. Pyrrhos, savaştan ziyade bir yıkım tanrısı gibiydi o gece. Kılıcını, bir zamanlar büyük babasının (hani şu bilge kral Priamos’un) kalbine sapladığında, belki de kendi sonunun da o kadar çabuk geleceğini bilmiyordu.
İşin aslı şu evlat; bazı çocuklar babalarının gölgesinden kaçmak ister, bazıları ise o gölgenin içine saklanıp devleşmeye çalışır. Pyrrhos, babasının koca ismini taşımaktan öyle yoruldu ki, sonunda kendi kaderini de bir başka öfke seline bıraktı.
Kısacası; Pyrrhos, sadece bir kahraman değil, aynı zamanda babasının adının altında ezilen, o adla devleşen ama sonunda kendi hırsının kurbanı olan hüzünlü bir gençti. Şimdi o kadehindeki şerbeti bitir de, bir gün sana onun nasıl yanıldığını, kendi sonunu nasıl kendi elleriyle hazırladığını anlatayım. Ama şimdilik bu kadarı kafi; zihnini çok yormadan biraz dinlen, zira tanrılar bile bazen hatırlar ki; en parlak ateş bile, çok çabuk tüketir kendini.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana hep zaferin parıltılı kılıçlardan ibaret olduğunu anlatırlar. Ama gel, dizimin dibine otur; sana o parıltının arkasında saklanan paslı bir gerçeği fısıldayayım. Bugün sana anlatacağım kişi Pyrrhos. Hani şu büyük kahraman Akhilleus’un oğlu diye bildiğin, savaşa son vuruşu yapmaya gönderilen o çocuk...
"Babasının gölgesinde büyüyen bir fidan, güneşi hiç görebilir mi?" diye sor kendine.
İnsanlar ona Neoptolemos, yani "yeni savaşçı" dediler. Aslında o, babasının bitiremediği hırsın, sistemin ona biçtiği o ağır zırhın içine hapsedilmiş bir çocuktu. Saraylarda kadehlerden dökülen neşeli şarabın tadı dudaklarına hiç değmedi; o hep kılıç sesleri ve intikam yeminleriyle beslendi. Kralların masalarında, Agamemnon gibi güç sahiplerinin oyuncağı olmasın diye ona "büyük kahramanın mirasını taşı" dediler. Oysa sistem, sadece bir çocuğun ellerini kana bulatarak babasının "yüceliğini" temize çekmeye çalışıyordu.
Pyrrhos, Truva’nın o soğuk surlarına dayandığında, aslında kendi çocukluğunu da orada bırakmıştı. Yaşlı kral Priamos’un karşısında dururken, elindeki kılıç bir adalet aracı değil, kralların emrettiği o acımasız düzenin bir parçasıydı. O an, bir çocuğun kalbinin nasıl taş kesildiğine şahit oldum. Bir kralın otoritesi, bir gencin vicdanını nasıl esir alıyor, gördün mü evlat?
Büyükler sana onun ne kadar "güçlü" olduğunu anlatacak. Ama ben sana başka bir şey söylüyorum: O, aslında bir sistemin kurbanıydı. Başkalarının hırsları, bir gencin ellerine bir başkasının kanını sürdü. Pyrrhos bir kahraman değil, kendi babasının adının ağırlığı altında ezilen, özgürlüğünü kılıçla takas etmek zorunda kalan bir mahkumdu.
Unutma küçük dostum; tarihin sayfalarında gördüğün o "parlak" isimlerin çoğu, aslında başkalarının hayalleri için kendi gerçeğini feda eden birer Pyrrhos’tur. Gücün sahipleri, senin zihnini de öyle bir zırhla sarmak isteyecekler ki, kendi sesini duyamayacaksın. Ama sen, o zırhın çatlaklarından sızan ışığa bak. Gerçek, o çatlakların arasından fısıldar.
Şimdi git ve düşün; bir başkasının kılıcını taşıyan bir el, gerçekten özgür olabilir mi?