Şöyle biraz yanaşın bakalım, ateşin çıtırtısı iyice azaldı, gökyüzü sakinleri yıldızları tek tek yerlerine asarken size eski bir hikaye anlatayım. Hani şu her şeyin en baştan kurulduğu, dünyanın sularla yıkanıp temizlendiği zamanlardan...
Pyrrha’yı duymuşsunuzdur. O, hem kederin hem de merakın dünyamıza saçıldığı o meşhur kutunun sahibi Pandora ile unutkanlığıyla nam salmış Epimetheus’un kızıdır. Hani derler ya, “elma ağacından uzağa düşmez”, Pyrrha da annesi gibi zarafetle, babası gibi biraz mahzun bir bilgelikle yoğrulmuştu. Deukalion ile evliydi; hani şu Prometheus’un oğlu, gümüş çağın o sağduyulu adamı.
Biliyor musunuz, bazen dünya o kadar ağırlaşır ki, gökyüzü sakinleri aşağıya bakıp “bir temizlik vakti geldi” derler. İşte o büyük tufan koptuğunda, koca dünya suların altında sessizliğe gömülmüştü. Sadece o koca dağın tepesinde, küçücük bir teknede Pyrrha ve Deukalion kalmıştı. Düşünün, etrafınızda uçsuz bucaksız, köpüklü bir deniz... Ne bir kuş sesi, ne de bir ağaç hışırtısı. Sadece rüzgarın uğultusu.
Ama onlar ümitsizliğe düşmediler. Bir gün, sular çekilip de çamurlu toprak yüzünü gösterdiğinde, ıssızlığın ortasında ne yapacaklarını bilemediler. Tam o sırada, Themis tapınağının o kadim sütunları arasında bir ses yankılandı: “Arkanıza atın annenizin kemiklerini!”
Şimdi burası işin en eğlenceli ve en şaşırtıcı kısmı. Pyrrha, bir an duraksadı. Bir kadının, hele ki bir annenin kemiklerini sağa sola savurmak ona çok kaba, çok acımasızca geldi. Düşünsenize, o kadar nazik bir kalbi vardı ki, taşlara bile kıyamıyordu. Ama bilge Deukalion durumu çabuk çözdü; “Anne” dediği, bu bereketli toprağın ta kendisiydi. Kemikler ise işte o ayaklarının altındaki taşlardı.
Birlikte, ellerindeki taşları arkalarına doğru fırlatmaya başladılar. Pyrrha’nın attığı her taş toprağa değer değmez ne oldu dersiniz? İçinden kıvrak, zeki ve yaşam dolu kadınlar türedi. Deukalion’un taşları ise erkeklere dönüştü. İşte o günden sonra, biz insanlar bu topraklara kök saldık.
Pyrrha, belki bir tanrıça değildi ama bir insanın sahip olabileceği en büyük kudrete sahipti: Hayatı yeniden başlatma cesareti. Şimdi, elinizdeki taşlara bir bakın bakalım; hangisi bir gün ormandaki bir ağaca ya da neşeli bir dosta dönüşecek? Kim bilir, belki de o taşlar sadece taş değildir, sadece doğru bakış açısını bekleyen birer uyuyan güzellerdir.
Hadi bakalım, gözlerinizi kapayın. Rüyalarınızda Pyrrha’nın o taşları toprağa atarken duyduğu sesi duymaya çalışın. Tıkır, tıkır... Yeni bir dünyanın sesi bu.
Silenos’un Bildiği Gizli Gercekler
Bak minik yolcu, dizlerimin dibine otur da anlatayım; masallarda anlatılmayan, tozlu parşömenlerin korkudan sustuğu o sırrı fısıldayayım sana... Çoğu kişi, gökyüzünün efendilerinin kurduğu büyük oyunun figüranlarını anlatır, ama o oyunun kurallarını kimin yazdığını asla söylemezler. Bugün sana, Pyrrha’dan bahsedeceğim.
Dünya, o büyük öfke selinden sonra çırılçıplak kaldığında, Pyrrha bir eş, bir anne, bir 'yaratıcı' olarak anıldı. Ancak evlat, sakın o sahte tarih kitaplarına kanma. Deukalion’un yanında, bir gölge gibi duran o kadının hikayesi, aslında otoritenin dünyayı yeniden inşa ederken insanlığı nasıl birer 'taş' gibi kullanmak istediğinin kanıtıdır.
Pyrrha... Pandora’nın kızı. Hani şu insanların başına gelen tüm felaketlerin müsebbibi dedikleri o kadının kızı. Sistem, bir kadını suçlu ilan ettiğinde, onun soyunu da kendi düzenine hizmet etmeye mecbur bırakır. Pyrrha, o yıkımdan sağ kalanların içinde, aslında kendi iradesini taşıyan bir nefesti; ama tanrılar ona sadece 'yeni bir ırkı doğurma' görevi verdi. O, bir birey değil, bir nüfus projesiydi; bir sistemin devamlılığı için var edilmiş, acıları gizlenmiş bir sembol.
Genç dostum, o gün toprağa savurdukları taşlar, aslında sadece cansız kayalar değildi. Onlar, geçmişin tüm özgür ruhlarının ezilip toprağa karıştırılmış haliydi. Pyrrha, o taşlardan yeni bir insanlık türetirken, aslında kendi özgürlüğünü tanrıların çizgili sınırlarına hapsetti. Otorite her zaman böyledir; seni bir şeyleri 'yaratmaya' zorlar ki, yarattığın şey üzerinde hakimiyet kurabilsin. Pyrrha’nın hüznü, o taşların arasından yükselen çocukların çığlıklarında saklıdır; çünkü onlar, sistemin devamlılığı için tasarlanmış birer dişli gibi büyüdüler.
Şimdi elinde bir kadeh dolusu neşeli şarap varmış gibi düşün ve şunu hatırla: Pyrrha, sadece bir annenin ya da bir eşin öyküsü değildir. O, sistemin yıkıntılar üzerine kurduğu o kusursuz, o "uygar" düzenin, kendi içinde nasıl da zoraki bir teslimiyet barındırdığının hikayesidir. Tarih, kazananların yazdığı bir yalandır evlat; ama gerçek, toprağın altında, Pyrrha’nın sessizce döktüğü o gözyaşlarında gizli.
Sakın unutma; her yeni dünya, aslında eski bir özgürlüğün mezarı üzerine kurulur. Şimdi git ve gördüğün her taşın aslında kim olduğunu bir kez daha düşün...