Gelin bakalım çocuklar, şöyle yaklaşın. Şarabımdan bir yudum alıp boğazımı ıslatayım da size hüzünlü mü hüzünlü, ama bir o kadar da kadim bir hikaye anlatayım. Hani şu bahçelerde gördüğünüz, elinize alırsanız parmaklarınızı kıpkırmızı boyayan karadutlar var ya? İşte onlar, aslında hep böyle değildi.
Çok eski zamanlarda, o görkemli Babylon şehrinde, birbirine bitişik evlerde oturan iki genç yaşardı: Pyramus ve Thisbe. İkisi de öyle güzel, öyle ışıl ışıldı ki, sanki gökyüzü sakinleri onları bizzat kendi elleriyle yoğurmuştu. Ama bazen büyükler, tıpkı sizin anne babalarınız gibi, bazen saçma sapan kurallar koyarlar ya, işte onların aileleri de birbirine küskündü. İki gencin kavuşmasına izin vermediler.
Peki, aşk dediğin şey bir duvarla durdurulabilir mi hiç? Elbette hayır! İki gencin evlerini ayıran taş duvarın içinde minicik bir çatlak vardı. Pyramus bir taraftan, Thisbe öbür taraftan dudaklarını o deliğe dayar, gece boyunca fısıldaşırlardı. Taşın soğukluğu, onların yüreğindeki sıcaklığı söndüremiyordu bile.
Sonunda, “Böyle olmayacak,” dediler. “Gidelim buradan, Ninos’un mezarının yanındaki o koca dut ağacının altında buluşalım.”
O akşam Thisbe, kalbi gümbür gümbür çarparak erkenden dut ağacının altına gitti. Ama bir de ne görsün? Karanlıkta, ağzı başkasının kanıyla boyanmış, vahşi bir aslan su içmeye gelmiş! Kızcağız korkudan ne yapacağını şaşırdı, koşarken sırtındaki şalı yere düşürdü. Aslan da şalı parçalayıp ormana doğru gözden kayboldu.
Az sonra Pyramus geldi. Yerde Thisbe’nin parçalanmış ve kan içindeki şalını görünce, dünyası başına yıkıldı. “Ben gelmedim, onu koruyamadım, o da can verdi!” diye haykırdı. Acı, insanın gözünü kör eder çocuklar; genç adam, bir an bile düşünmeden kılıcını kalbine sapladı. Fışkıran kanlar, ağacın beyaz dutlarının üzerine sıçradı; dutlar, adeta olanlara tanıklık edercesine o anda kıpkırmızı oldu.
Biraz sonra Thisbe, titreyerek geri döndü. Sevdiği delikanlının yerde yattığını görünce, hıçkırıkları geceye karıştı. Pyramus son bir kez gözlerini açıp Thisbe'sine baktı ve huzurla kapattı. Kızcağız, sevdiğinin hala sıcak olan kılıcını aldığı gibi, “Madem hayat bizi ayırdı, ölüm bizi birleştirsin,” dedi ve o da kendini bıraktı.
Gökyüzü sakinleri, aşağıda yaşanan bu hazin sona bakarken hüzünlendiler. İnsanlar, sevgililerin küllerini bir kaba koydular ama tanrılar bu aşk unutulmasın diye, o günden sonra tüm karadut ağaçlarının meyvelerini, o iki gencin kanını hatırlatsın diye koyu kırmızı, hatta morumsu bir renkle süslediler.
İşte böyle... Şimdi o ağaçların altına gittiğinizde, yere düşen dutlara dikkatli bakın. Belki de bir yerlerde, hala fısıldaşıyorlardır, kim bilir? Hadi bakalım, gözlerinizden öperim. Akşamın serinliği çöktü, artık biraz dinlenin.
### Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel evladım, yaşlı gözlerim çok kış gördü, çok şarap kadehinin dibini boyladı ama bu hikayedeki kadar acı bir kırmızıyı az gördüm. Masallarda sana anlatılan o "talihsiz aşıklar" hikayesini unut. Gel, bu duvarların arkasındaki asıl gürültüyü dinleyelim.
Babylon'un o taş duvarları, sadece iki evi değil, iki özgür ruhu da birbirine hapseden birer parmaklıktı. Pyramos ve Thisbe, kralların ve büyüklerin kurduğu o soğuk hiyerarşinin içinde bir nefeslik yer arıyorlardı. "Duvar" dediğin şey, sadece taştan değil; o günün toplumunun, ailelerin "senin hayatın bize aittir" diyen o görünmez zincirlerinden örülüydü. Onlar, sistemin çizdiği sınırların içinde yaşlanmaya zorlanan iki fidandı.
Peki, o dut ağacının altındaki o kanlı geceye ne dersin, benim küçük yolcum? İnsanlar bu hikayeyi anlatırken hep aslanı suçlar, hep o kadersiz rastlantıdan bahsederler. Oysa gerçek, kralların huzurunda yaşayanların korkaklığında saklıdır. Bir örtü parçası, bir aslanın kanlı ağzı... Otorite, her zaman bir bahane bulur; bir korku hikayesi uydurur ki, gençler dışarıdaki vahşi dünyadan korkup kendi duvarlarına, yani hapishanelerine geri dönsünler.
Pyramos, o gencecik yüreğiyle kendini feda ederken aslında kime karşı bir isyandı bu? O, "sizin kurallarınız içinde yaşamaktansa, bu kılıcın ucundaki son nefesim daha gerçektir" diyordu. Thisbe, sevgilisinin başında durduğunda, sadece acı çekmedi; o, sistemin ona biçtiği "bekleyen kız" rolünü, kendi kaderini eline alarak parçaladı. Onlar, o dut ağacının gölgesinde, kimseye sormadan öldüler. İşte en büyük başkaldırı budur, evlat; kendi sonuna, başkalarının kurallarıyla değil, kendi yüreğinle karar vermek.
Bak, bugün o dutlar hala kızıl. Tanrılar mı boyadı sanıyorsun? Hayır. O ağaç, kralların ve babaların birbirine çarpan hırslarının altında ezilenlerin anısına, her mevsim kan kusar. Otorite sahipleri, iki gencin ölümünden sonra dutları "hatıra" diye yücelterek vicdanlarını temizlemeye çalıştılar. Ama biz biliyoruz; o ağaç bir anıt değil, bir uyarıdır.
Dışarı çık, gökyüzüne bak ve sor: "Beni hangi duvarlar tutuyor?" Kralların, yasaların ya da toplumun "olmaz" dediği o ince çatlağı bul. Ve oradan, Pyramos ile Thisbe'nin fısıltısını dinle. Gerçek, o duvarların çatlağındaki ufacık ışıkta gizlidir, evlat. Ve inan bana, o ışığa ulaşanlar, ölümsüzlüğü sistemin yalanlarında değil, kendi özgürlüklerinde bulurlar.
Şimdi git, kendi hikayeni yaz. Ama sakın, kimseden izin alma.