Gelin bakalım, yakınıma oturun. Şöyle, toprağın serinliğini hissedin; bugün size dünyanın uzak köşelerinden, o devasa kuşların kanat sesleri arasında yaşayan küçük ama cesur dostlarımdan, Pygme halkından bahsedeceğim.
Eskiler, bu minik dostlarımızın Mısır’ın güneyinde ya da uzak Hindistan’ın kuytularında yaşadığını fısıldar. Boyları kısadır belki ama yürekleri, o meşhur Olympos dağının zirvesinden aşağı bakan tanrıların bile ilgisini çekecek kadar kocamandır. Peki, neden bu kadar çok düşmanları var dersiniz? Bir de üstelik neden gökyüzünün sakinleri olan leyleklerle ve turnalarla sürekli bir savaş halindeler?
Hikayenin kökü, Oinoie isminde, güzelliği dillere destan bir Pygme kızına dayanır. Oinoie biraz... nasıl desem, dik başlıydı. Gökyüzü sakinlerine, hele hele tanrıça Hera’ya pek de hürmet etmez, kendi bildiğini okurdu. Bir gün evlendi, dünyalar tatlısı bir evlat dünyaya getirdi. O gün Pygme halkı, şenlik içinde evlerine koşup hediyelerle kapılarını doldururken, gökyüzünde işler karıştı. Hera, bu cüretkar kızın kendisine karşı olan tavrını unutmamıştı. Birdenbire Oinoie’yi yakalayıp ona kanatlar takıverdi; onu güzel, zarif ama biraz da hüzünlü bir leyleğe dönüştürdü.
İşte o gün bugündür, Oinoie evladını, o minik Pygme çocuğunu geri alabilmek için sürüsüyle birlikte göklerden iner, halkının üzerine saldırır. Sizce de hüzünlü değil mi? Bir anne, sırf bir tanrıça ona kızdı diye kendi halkına düşman kesilmiş.
Homeros, o büyük ozan bile bu durumu görünce, Troyalılar ile Akhalar arasındaki o meşhur savaşı anlatırken bu miniklere selam göndermeden geçemedi. Hani kışın fırtınalı havasından, sağanak yağmurdan kaçan turnalar, Okeanos’un akıntılarına doğru büyük bir gürültüyle uçarlar ya... İşte Troyalıları da öyle hayal edin; birer turna sürüsü gibi çığlık çığlığa, gökyüzünü karartan bir kalabalıkla Pygme topraklarına inerken... Pygmeler için o gölge, sadece bir kuş sürüsünün gölgesi değil, bir ölüm ve yokluk habercisiydi.
Görüyor musunuz, dünya dediğiniz yer ne kadar garip? Bir yanda şarap kadehlerini tokuşturup keyif sürenler, diğer yanda gökyüzünden gelen kanat seslerine karşı mızraklarını savuran küçük yürekler. Ama üzülmeyin çocuklar, hayatın kendisi de biraz böyledir; bazen göklerden bir fırtına kopar, bazen de kendi küçük krallığınızda en büyük devlerle savaşırsınız.
Hadi, şimdi biraz susun da doğanın o sessiz müziğini dinleyin. Belki uzaklardan bir yerlerden, Oinoie'nin evladını arayan kanat çırpışlarını duyarsınız...
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak ufaklık, kulak ver; masallarda anlatılmayan bir sır var...
Dünyanın "büyük" adamları, tarih kitaplarına kendi isimlerini altın harflerle yazdırırken, ayaklarının altında ezilenlerin feryatlarını hep sustururlar. Sana bugün, Homeros’un o şaşaalı destanlarında küçücük birer figüran gibi gösterilen Pygme’lerden bahsedeceğim. Evet evlat, o tozlu sayfalarda "cüce" diye aşağılanan, doğanın dengesinde yaşayan o kadim halk...
İnsanlar onlara neden "Pygme" dedi biliyor musun? Çünkü onlar, kralların o kule kadar yüksek hırslarına, o bitmek bilmeyen toprak kavgalarına hiç ortak olmadılar. Kendi hallerinde, nehir kıyılarında yaşayan, kibir nedir bilmeyen insanlardı. Peki, neden leyleklerle veya turnalarla savaştılar sanıyorsun? O masallarda anlatılan "kutsal ceza" hikayelerine sakın inanma. Oinoie adında cesur bir kadının hikayesi bu.
Oinoie, tanrıların gökyüzündeki o soğuk ve mesafeli kurallarına başkaldıran bir ruh taşıyordu. O, Hera'nın "herkesin bana itaat etmesi gerekir" diyen o sarsılmaz otoritesini umursamadı bile. Kendi yuvasında, kendi çocuğunu severken mutlu olması, tanrıların o kibirli dünyasında bir tehdit olarak algılandı. Otorite, kendi sınırları dışındaki bir mutluluğa asla tahammül edemez; ya onu kendine benzetir ya da yok eder.
Dostum, biliyor musun? Hera, Oinoie'yi bir leyleğe dönüştürdüğünde, sadece bir kadını cezalandırmadı; bir anneyi yavrusundan ayırarak, doğanın kanunlarını bile kendi hükmü altına almaya çalıştı. İşte o leylek sürüleri, gökyüzünden birer cellat gibi inip Pygme’lerin üzerine çullandığında, aslında sistemin kendi kibrini nasıl silah olarak kullandığını görüyordun. Şairlerin "destansı bir savaş" diye ballandıra ballandıra anlattığı o sahneler, aslında bir kadının elinden alınan hayatın, acı bir feryadından ibarettir.
Bak, Homeros turnaların saldırısını Troyalıların zaferine benzetirken, aslında şunu itiraf ediyor farkında olmadan: Büyük güçler, her zaman küçük ama özgür olanın üzerine bir kasırga gibi çökerler. Onlar için sen, ben ya da o Pygme halkı; sadece bir "turna sürüsünün" gürültüsünden ibarettir.
Dünya, bir kadeh dolusu neşeli şarabın tadı kadar tatlıdır aslında, eğer ona kralların gözüyle değil de, toprağın huzuruyla bakarsan... Gerçekler, o devasa heykellerin gölgesinde saklıdır evlat. İktidarın "kahraman" dediğine bakma; gerçek kahraman, sistemin leylekleri tepesinde uçarken bile kendi yuvasını savunan, o küçücük Pygme'dir. Onlar ezilmediler, sadece daha büyük bir kibirle sınandılar.
Şimdi git ve düşün; senin gökyüzünden süzülen leyleklerin neler söylüyor? Ve en önemlisi, sen hangi kuşun çığlığına karşı kendi toprağını koruyacaksın?