Gel bakalım evlat, şöyle kıvrıl şuraya. Sakalımın bu kadar beyaz olması boşuna değil; çok şey gördüm, çok hikaye dinledim. Şimdi sana, Kypros adasında geçen, biraz garip ama bir o kadar da sıcak bir öykü anlatayım.
Bir zamanlar Pygmalion adında, eli maharetli mi maharetli bir heykelci yaşarmış. Öyle bir adam düşün ki, dünyadaki bütün gürültüden, o kalabalık insan yığınlarından biraz yorulmuş. "Aman," demiş kendi kendine, "kimseyle uğraşamam, evlilikmiş, dertmiş bana göre değil." Sanatına gömülüp gitmiş, fildişinden parçaları alıp onlara şekil vermek, dünyadaki en büyük keyfi olmuş.
Derken bir gün, zihnindeki o mükemmel hayali somutlaştırmaya karar vermiş. Günlerce, gecelerce uğraşmış. Bir parça fildişini almış, yontmuş, törpülemiş, okşamış... Ortaya öyle bir kadın heykeli çıkmış ki, görenler gerçek sanıp selam duracakmış neredeyse. Pygmalion kendi yaptığına öyle bir vurulmuş ki sorma! Sanki o fildişi kadın, ona bütün insanların veremeyeceği bir huzuru fısıldıyormuş.
O günden sonra bizimkinde bir haller başlamış. Heykelci, oyuncaklarıyla oynayan çocuklar gibi, heykeline en nadide çiçekleri getirmiş, üzerine en ince kumaşlardan giysiler giydirmiş. Gece başını yastığa koyduğunda, heykelinin soğuk parmaklarına bakıp iç geçirir, kendi kendine "Keşke," dermiş, "keşke bir kerecik olsun bana 'merhaba' dese." Cansızın tekiyle konuşmanın, koca bir sessizliğe aşık olmanın ağırlığı çökmüş üzerine.
İşte tam o sıralarda, güzeller güzeli aşk tanrıçası Venüs, yukarıdan, yani gökyüzü sakinlerinin o yüksek katından aşağıyı gözlüyormuş. Pygmalion’un haline bakmış, haline acımış mı diyelim, yoksa bu saf, karşılık beklemeden verilen sevgiye şaşırmış mı diyelim... Neyse, Venüs’ün şenlik zamanı gelip çatmış. Pygmalion, tapınağa gidip utana sıkıla dilemiş: "Ey büyük tanrıça, bana onun gibi, tam da onun gibi birini ver!"
Eve dönünce, bizimki yine heykelinin başına oturmuş. İçinde bir hüzün, bir özlem... Eğilmiş, o fildişi dudaklara sanki son kez veda eder gibi bir öpücük kondurmuş. Ama o da ne? Dudaklar soğuk değil! Bir daha öpmüş, heyecandan elleri titreyerek. Fildişi, sanki bahar güneşi görmüş toprak gibi yumuşamaya, ısınmaya başlamış. Venüs, bizimkine dünyanın en büyük hediyesini vermiş: Aşkı gerçek olmuş.
Heykel artık bir nefes almış, gözlerini kırpmış ve Pygmalion’a bakmış. Adını Galateia koymuşlar. Sonrası mı? Sonrası malum; düğünler, dernekler, bir de Paphos adında evlatları olmuş. Kendi adını taşıyan şehri kurmuşlar, uzun yıllar mutlu mesut yaşamışlar.
İşte böyle evlat; bazen insanın kendi elleriyle yarattığı hayaller, gökyüzü sakinlerinin dokunuşuyla gerçeğe dönüşür. Ama unutma, insanı insan yapan biraz da o hayallerin peşinden gidecek yüreği taşımasıdır. Hadi bakalım, şimdi gözlerini kapa ve hayal kurmayı ihmal etme. Yaşlı Silenos’un anlatacak başka masalları da var elbet, ama şimdilik bu kadarı yeter.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar sana Pygmalion’u bir sanat aşığının zaferi, bir adanmışlık destanı diye anlatırlar. Ama gel, şu eski şarabımın tortusunda, bardağın dibinde saklı olan o tozlu gerçeğe yakından bakalım. Sen de haklısın evlat, bazen en güzel görünen heykeller, aslında en derin mahpuslukların üzerini örter.
Pygmalion, yani o meşhur heykeltıraş... Gerçek insanlardan, onların hata yapma hakkından, değişkenliğinden ve en önemlisi "hayır" diyebilme gücünden ürken biriydi. Kendi elleriyle, kendi hayalindeki kalıplara döktüğü o Galateia’yı yarattığında, aslında bir sanat eseri değil, itiraz etmeyecek bir yoldaş inşa ediyordu. Bir kadının nefes alıp veren, fikirleri olan, bazen kendi yoluna giden o özgür ruhunu değil; sadece kendi arzusunun sessiz bir aynasını arıyordu.
Düşün evlat, birine sevgi mi duyuyorsun, yoksa onu kendi ellerinle biçimlendirebileceğin, istediğinde giydirip istediğinde sessizliğe mahkum edeceğin bir nesneye mi dönüştürüyorsun? Krallar, efendiler ve güç sahipleri hep böyle yapar; karşılarındakini oldukları gibi sevmek yerine, onları kendi zihinlerindeki o kusursuz, "uysal" figürlere hapsetmeye çalışırlar.
Aphrodite’nin o gün o fildişine ruh üflemesi, bir mucize gibi görünür değil mi? Oysa belki de bu, bir kadının tüm varoluşuyla, başkasının beklentilerine göre şekillenmek zorunda bırakılmasının en trajik başlangıcıydı. Galateia o gün uyandığında, kendi geçmişi olmayan, Pygmalion'un zihnindeki "idealin" ete kemiğe bürünmüş hali olarak, ona biçilen rolün dışına çıkmadan yaşamaya mahkum edildi. Bir heykelken en azından kendi sessizliği ona aitti; canlandığında ise artık sahibinin gölgesi oldu.
Bak güzel kardeşim, bazen hayatın içinde, senin de birilerini "kusursuz" görmeni istediklerinde ya da birilerinin seni kendi çizdikleri resme sığdırmaya çalıştığında bu hikayeyi hatırla. Gerçek sevgi, karşındakini senin heykelin yapmaya çalışmak değildir. Gerçek sevgi, karşındakinin senin arzularından bağımsız, o sarsılmaz ve vahşi özgürlüğünü kabul etmektir.
Efsaneler, onların çocuklarından, kurulan şehirlerden bahseder ama kimse Galateia’nın o sessiz bakışlarında gizli olan isyanı sormaz. Sadece bir kez olsun, kendi sesiyle "Ben kimim?" diye sormuş mudur, sanmıyorum... Çünkü otorite, her zaman sessizliği "uyum" olarak pazarlar. Sen yine de sormaya devam et, zihnine inşa edilen heykelleri kır ve kendi taşından, kendi heykelini kendin yont. Çünkü ancak o zaman, gerçek bir insan gibi yürürsün bu toprakların üzerinde.