Gelin bakalım küçük dostlarım, hele şöyle diz çökün yanıma. Sakalımı çekiştirmeyi bırakın da kulaklarınızı açın; size denizin en huysuz, en kurnaz ama bir o kadar da bilge ihtiyarı Proteus’tan bahsedeceğim.
Bu Proteus, Nil’in ağzındaki o meşhur Pharos adasında ikamet ederdi. Kendisi bir deniz sakini, daha doğrusu Poseidon’un fok sürülerinin çobanıdır. Şimdi diyeceksiniz ki, "Silenos amca, foklara çobanlık etmek de iş mi?" Öyle demeyin; o foklar ki, denizin derinliklerinden getirdikleri hikayelerle, dünyanın tüm sırlarını Proteus’un kulağına fısıldarlar.
Bir gün, Troya dönüşü yolu Mısır’a düşen Menelaos çıkageldi. Yanında da o güzel mi güzel Helene vardı. Fakat rüzgarlar bir türlü esmiyor, gemiler kıpırdamıyordu. Bir gökyüzü sakini yollarını bağlamış, Menelaos’u denizin ortasında mahsur bırakmıştı. Çare belliydi: Proteus’a gidip "Bize yol göster, bu işin aslı nedir?" diye sormak. Ancak Proteus’u konuşturmak, bir kediyi zorla banyo yaptırmaya benzer; bin bir türlü hileye başvurur, kaçar, kurtulur.
Proteus’un kızı, Menelaos’a o gün olanları şöyle fısıldadı: "Dinle yabancı," dedi, "güneş tam tepedeyken babam dalgaların sırtında yükselir. Zephyros’un tatlı yeli altında, foklarının arasına uzanıp kestirmeye başlar. İşte o an, en savunmasız anıdır. Sakın kaçırmayın, fokların arasına dalın ve onu sıkı sıkı yakalayın!"
Menelaos ve arkadaşları, fok derilerini üzerlerine giyip o derin, tuzlu ve keskin deniz kokusuna göğüs gerdiler. Deriler o kadar taze, o kadar ağır kokuyordu ki, zavallı Menelaos neredeyse oracıkta bayılıp kalacaktı. Ama bir yiğit, hedefinden vazgeçmez, değil mi? Tam Proteus uykuya dalmışken, üzerine atıldılar.
İşte eğlence o zaman başladı! Proteus, ellerinden kurtulmak için kılıktan kılığa girmeye başladı. Bir an önce kükreyen bir aslan oldu, sonra tıslayan bir ejderha, ardından vahşi bir pars veya bir yaban domuzu... Yetmedi, parmaklarının arasından su olup aktı, yakıcı bir ateş olup etrafı sardı, gür dallı bir ağaca dönüştü. Ama Menelaos onu bırakmadı; elleri kanasa da, canı yansa da sımsıkı tuttu.
Sonunda Proteus, kendisinden daha inatçı birini bulduğunu anlayınca eski haline döndü, iç çekti ve "Söyle bakalım Menelaos," dedi, "seni bu kadar çaresiz bırakan ve evinin yolunu unutturan düğümü kim attı?"
Proteus sonunda teslim olmuştu. Zira denizin tüm sırları onun zihninde bir şarap kadehi gibi berraklaşmıştı. Menelaos, o ihtiyarın bilgeliği sayesinde evinin yolunu buldu.
Şimdi söyleyin bana yaramazlar, siz olsanız bir aslanın pençesinden ya da su olup akıp giden bir ihtiyarın ellerinden onu kaçırmadan tutabilir miydiniz? İşte gerçek cesaret, bazen sadece bir sırrı öğrenmek için fok derisi kokusuna bile katlanabilmektir. Haydi, şimdi dağılın bakalım; güneş batıyor, Proteus foklarını mağarasına çekmiştir bile...
### Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler: Proteus’un Maskeleri
Bak evladım, masallarda anlatılmayan bir sır var; krallar ve kahramanlar sadece zafer naralarıyla anılırlar, oysa gerçekler genellikle sessizliğin ve derin suların altında gizlidir. Bir kadeh şarabın neşesiyle sana denizin o ihtiyar, kaygan ve kurnaz bekçisi Proteus’tan bahsedeyim.
Proteus, denizlerin engin maviliğinde yaşayan bir "bekçi" olarak anılır. Oysa, bu sıfatın ardında kimin hizmetkarı olduğunu hiç düşündün mü? Poseidon’un fok balıklarını sayan, sistemin dişlilerini kusursuzca döndüren biri o.
Menelaos denen o hırslı kral, Troya’daki yıkımdan sonra eve dönemeyince, soluğu Mısır kıyılarında aldı. Kendi hatalarının faturasını ödememek için, gerçeği zorla söyletmek üzere bir yol arıyordu. Proteus, denizlerin tekmil bilgisine sahipti ama o bilgiye ulaşmak için Menelaos’un yaptığına bak; masum fok balıklarının derilerini yüzüp, o kesif kan ve ölüm kokusu içinde pusuya yattılar. Güç sahipleri, istediklerini almak için her türlü kılığa girmekten, her türlü yolu mubah görmekten çekinmezler, değil mi minik dostum?
Peki Proteus neden kaçıyordu? Neden bir aslan, bir ejderha, hatta yakıcı bir ateş oldu? Belki de tek sebebi, kendi özgürlüğünü korumaktı. Çünkü kimse, başkalarının hırsları için hayatın sırlarını ifşa etmek zorunda kalmak istemez.
Proteus her kılığa girdiğinde, aslında sistemin ona dayattığı o "deniz bekçisi" rolünden sıyrılmaya, bir ağaç olup toprağa karışmaya, bir su olup parmakların arasından süzülmeye çalışıyordu. Ama Menelaos’un elleri, arzularının hırsıyla onu sıkıca kavradı.
Unutma güzel evladım; dünya, Proteus’u zorla konuşturup kendi gemilerini kurtarmaya çalışan Menelaos’larla dolu. Birileri tahtını korumak için senin sırrını, senin özgürlüğünü, senin farklılığını "çözmek" isteyecektir.
O ihtiyarın fokları sayarken duyduğu o hüzünlü ve ekşi kokuyu hatırla. Güçlü olanlar, zayıfın veya işlevsel olanın sessizliğini bir engel olarak görürler. Oysa Proteus, değişen biçimleriyle bize şunu fısıldıyor: Gerçek, tek bir kalıba sığdırılamaz. Seni bir şeye zorladıklarında, bir aslan gibi kükremeyi ya da bir su gibi akıp gitmeyi, yani kendi içindeki o ele avuca sığmaz özü korumayı öğren.
Günün birinde sana "Anlat bakalım, yolumuz nereye?" diye hesap soran bir kral veya otorite karşına çıkarsa, hatırla: Herkes bir cevabın peşindedir ama asıl mesele, kimin sorularına hizmet ettiğindir.
Şimdi uyu bakalım, belki rüyanda Proteus’un neden fok balıklarıyla değil de, sessizce okyanusun derinliklerinde kendi başına kalmak istediğini anlarsın. Gerçek, bazen sadece susmakta gizlidir.