Şimdi, otur şöyle kenara bakalım ufaklık. Ayaklarını uzat, arkana yaslan; şu zeytin ağacının gölgesi tam da hikaye anlatılacak yerdir. Kulaklarını dört aç, çünkü anlatacağım kız öyle her gün göreceğin türden değil. Adına "Proserpina" derler. Hani şu bizim Yunanlıların Persephone dedikleri, yeraltı dünyasının kraliçesi var ya, işte onun Roma kıyafetleri giymiş hali.
Bak evlat, insanlar her şeyi bir kutuya sığdırmaya bayılırlar. "Bu şunun karşılığıdır, bu bunun aynısıdır" der dururlar. Oysa hikaye öyle değil. İşin aslına bakarsan, Proserpina o yeraltının karanlık, kasvetli saraylarına girmeden, elinde o meşum anahtarları tutmadan önce, o bir kır tanrıçasıydı. Tıpkı senin şu kırlarda koştuğun gibi, o da çiçeklerin arasında dans ederdi. Rüzgarla şakalaşır, baharın taze kokusunu içine çekerdi.
Düşünsene, gökyüzü sakinlerinin dünyasında her şeyin bir yeri var; kimisi denizlere hükmeder, kimisi fırtınalara. Ama bizim Proserpina, o zamanlar sadece toprağın ve tomurcuklanan çiçeklerin neşesiydi. Fakat hayat işte, bazen insanı hiç beklemediği yollara sürükler. Bir gün yeraltı dünyasının o sert ve kararlı hakimi, gözünü bu genç kıza dikti. Kışın gelmesi, toprağın uykuya dalması lazım ya, işte o zaman Proserpina’yı çiçekli çayırlarından alıp yerin yedi kat altına götürdüler.
Şimdi diyeceksin ki, "Silenos, bu kız neden orada kalsın?" İşte hikayenin düğümü de burada. Oraya gittiğinde artık sadece bir kır çiçeği değil, gölgelerin ve uykunun hanımı oldu. Yine de unutmuyor; bahar geldiğinde yeryüzüne ayak bastığı an, her yer yeniden yeşerir. O, hem yerin altındaki o uçsuz bucaksız sessizliği bilir, hem de yerin üstündeki güneşin sıcaklığını.
İnsanlar ona baktıklarında sadece korkulacak bir kraliçe görüyorlar, ama ben görüyorum; o aslında bir mevsimin habercisi. Kadehimdeki şu taze üzüm suyunun tadı gibi; hem toprağın derinliğini taşır, hem de güneşin canlılığını. Anlayacağın çocuk, hayatta hiçbir şey sadece göründüğü kadar değildir. Proserpina da öyle; hem bir sonun temsilcisi, hem de her yıl yeniden başlayan o güzelim başlangıcın.
Hadi bakalım, gözlerini kapa ve toprağın derinliklerinden yavaşça sızıp gelen baharı hayal et. Proserpina’nın ayak izleri çiçek açtırıyor, görüyor musun?
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kulaklarını yaklaştır, çünkü toprak bile bazen gerçekleri saklamak için titrer.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler: Proserpina
Ah benim küçük yoldaşım, sana anlatılan o şaşaalı Roma tanrılarını hatırla. Onları altın tahtlarda, hatasız ve kusursuz resmederler, değil mi? Ama gerçek, o altın varakların altındaki çatlaklarda gizlidir. Bak, sana Proserpina'dan bahsedeyim. Onu, yer altının soğuk kraliçesi olarak tanıtıp, bir kışın habercisi kılan o krallar ve rahipler, aslında sana onun asıl hikayesini unutturmak istediler.
Çok önceleri, o hırslı tanrıların yasaları dünyayı boğmadan evvel, o sadece kırların kızıydı. Çiçeklerin dilinden anlar, toprağın huzurunu bilirdi. O, herhangi birinin mülkü ya da bir sistemin parçası değildi. Özgürdü, tıpkı rüzgar gibi. Ancak, gücün ve otoritenin sahipleri, kendi düzenlerini kurmak uğruna onun bu neşesini "ölülerin kraliçesi" etiketiyle hapsettiler. Tıpkı bir çiçeği vazoya tıkıp, ona 'artık buraya aitsin' demek gibi...
İnsanlar, toprağın neden küstüğünü, kışın neden geldiğini sorgularken, krallar daima kendi hikayelerini dikte ettiler. Oysa gerçek şu ki; sistem, kendi sınırlarını belirlemek için en saf olanı seçer ve onu bir 'hüküm' haline getirir. Proserpina, bir tanrıça değil; aslında sistemin, özgürlüğü kendine mal etme çabasının sessiz bir tanığıdır. Bir yudum şarabın acı tatlı neşesiyle söylerim ki, gerçekler bazen sadece yas tutan toprağın sesinde gizlidir. Onu yer altına hapsetmek, aslında toprağın bereketini kendi mülkiyetlerine geçirmekti.
Şimdi anlıyor musun güzel evladım? Güç, her zaman en parlak olana bir pranga vurmak ister. Ama unutma; kış ne kadar soğuk olursa olsun, baharın gelişi, hiçbir otoritenin yasaklayamayacağı o isyankar köklerden gelir. Kimse, gerçek bir çiçeğin toprağı delip geçmesini engelleyemez.