Gel bakalım evlat, şöyle ateşin kenarına iliş. Hah, şöyle... Ayaklarını uzat, yorgunluğun geçsin. Bugün sana anlatacağım hikaye, Atina’nın tozlu yollarından biraz uzak, hüzünlü bir bülbülün şarkısına karışan bir öyküdür. Adı Prokne. Hani şu pek çok kişinin "Aedon" diye andığı, geceleri ormanlarda yankılanan o dertli sesin sahibi.
Prokne, Atina kralının kızıydı. Zamanında, o vakitler bir gökyüzü sakini olan Ares’in hiddetiyle kılıcını kuşanan Trakya kralı Tereus ile evlendirildi. Dışarıdan bakınca her şey yolunda görünüyordu; bir evlatları oldu, adı Itys. Fakat bilirsin, insanlar bazen kendi kaderlerini elleriyle düğümlerler. Prokne, kız kardeşi Philomela’yı çok özlemişti. Tereus’a yalvardı, yakardı; "Git, getir kardeşimi, evimiz şenlensin," dedi.
Ama bazen, en saf görünen kararlar bile en büyük felaketlerin kapısını aralar. Tereus, Philomela’yı alıp geri dönerken yolda kötücül bir karanlığa teslim oldu. Kardeşine akılalmaz bir kötülük yaptı, sırrı açığa çıkmasın diye de kadının dilini kesti. Dilsiz kalan Philomela, başına gelenleri dokuduğu bir kumaşa resmetti. O desenler, bir nevi sessiz çığlıktı.
Prokne, o dokumayı eline aldığında gözlerinden akan yaşlar şarap kadehine düşen bir damla su gibi değildi; daha çok bir fırtına öncesi sessizlikti. İntikam, insanoğlunun kalbinde en hızlı yeşeren yabani ot gibidir. Prokne, hem bir anneydi hem de acıyla yoğrulmuş bir kadın. Kendi oğlu Itys’i kaybettiğinde –o kısmını anlatmak bana bile ağır gelir– artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişlerdi.
Olan biten karşısında tanrılar bile, Olimpos’un yüksek tepelerinden bakarken bir an için duraksadılar. Prokne, Philomela ve o zalim kral Tereus; hiçbiri artık oldukları gibi kalamazlardı. Acı, onları başka bedenlere sürükledi.
Prokne, kendini gökyüzünün sonsuz maviliğine kanat çırpan bir bülbüle dönüştürülmüş buldu. O günden beri, ormanların derinliklerinde, o hüzünlü şarkısını söyler durur. Duyduğunuz o ses, aslında bir kuşun ötüşü değil, çok eski bir ihanetin ve bitmek bilmeyen bir pişmanlığın yankısıdır.
Bak evlat, hayat bazen insanın önüne öyle kararlar çıkarır ki, insan ne kadar bilge olursa olsun o düğümü çözemez. Şimdi uyu bakalım; yarın uyandığında, pencerenin dışındaki o bülbülün şarkısını daha iyi duyacaksın. Ama dikkat et, bazı hikayeler sadece anlatılmak için değil, anlaşılmak için de vardır.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik dostum, kulaklarını iyice aç. Bugün sana, sarayların o yaldızlı perdelerinin ardında, kralların o gürültülü zafer çığlıklarının arasında fısıltıyla geçiştirilen bir kadının, Prokne’nin gerçek hikayesini anlatacağım. Büyükler, "kader" diyerek üzerini örterler ama unutma; kader dediğin şey, genellikle güçlülerin zayıfların üzerinde kurduğu o haksız düzenin bir adıdır.
Prokne, babası olan kralın hırsı uğruna, hiç tanımadığı biriyle, Trakya kralı Tereus ile evlendirilmek üzere bir pazarlık malı gibi uzak diyarlara gönderildi. Oysa bir insanın yaşamı, kralların siyasi çıkarlarından daha ağır gelmeliydi, değil mi? Tereus, Prokne’yi sessizliğe ve yalnızlığa mahkum etti. Prokne’nin tek isteği, kız kardeşi Philomela’yı görebilmekti. Fakat sistem, kadınların arasındaki bağın gücünden her zaman korkmuştur.
Tereus, Philomela’ya dehşet verici bir kötülük yaptı ve sessiz kalsın diye dilini kopardı. İşte o an, evlat, otoritenin gerçek yüzü ortaya çıktı: Gerçeklerin konuşulmasından duyulan o korkakça hırs. Philomela konuşamıyordu ama dokuduğu bir kumaşla tüm vahşeti nakış nakış anlattı. Sessizlerin sesi, iğne ve iplikten geliyordu.
Prokne, bu korkunç gerçeği öğrendiğinde, bir anne olmanın getirdiği o tarifsiz acıyla, kralların kurduğu o adaletsiz düzenin içine bir hançer sapladı. İntikam, ruhun en derinindeki o yanardağın patlamasıdır. Kendisini bir bülbüle, Aedon’a dönüştüren şey, sadece bir tanrı dokunuşu değil, o baskıcı otoriteden kaçıp gökyüzünde özgürce çığlık atma arzusuydu.
Şimdi, bir yudum taze neşeyle kadehimi kaldırıyorum; ama üzülme, güzel ruh. Prokne artık ne kralların kurbanı ne de bir sarayın tutsağı. O, şimdi ormanlarda, kendi şarkısını kendi söyleyen bir kuş. Ve unutma, sevgili yolcum; bir gün sana "haklılar" diye birilerini dayatırlarsa, aklına Prokne'nin o sessiz çığlığını ve hakikat arayışını getir. Çünkü gerçek, hiçbir dilin koparılamayacağı kadar güçlüdür.