Gelin bakalım, şuraya, şu zeytin ağacının gölgesine ilişin. Bak, senin gözlerinde o merak pırıltısını görüyorum evlat; sanki antik dünyanın tozlu sayfalarında gizlenmiş, biraz hüzünlü ama bir o kadar da ders dolu bir hikayeyi arıyorsun. Bugün sana Proitos’un kızlarından, yani Argos kralının o güzel ama talihsiz prenseslerinden bahsedeceğim.
Proitos’un kızları, hani şu Lysippe, Iphinoe ve Iphianassa olanlar... Sarayın koridorlarında kahkahaları yankılanan, güzellikleri dillere destan genç kızlardı. Ama bazen, insanoğlu elindekinin kıymetini bilmeyip gökyüzü sakinlerinin sabrını sınar. Kızlar, Hera’nın o görkemli tapınağına gidip kendi güzellikleriyle tanrıçanınkini kıyaslamaya, hatta kendilerini ondan üstün görmeye başladılar. İşte o an, rüzgarın yönü değişti. Hera, kendi tapınağında kendisine meydan okuyan bu küstahlığa göz yumacak değildi. Öfkesi bir sağanak gibi indi üzerlerine; zihinlerine o karanlık bulutlar çöreklendi.
Bir sabah saray halkı uyandığında, prenseslerin artık o zarif, ağırbaşlı hanımefendiler olmadığını gördü. Kendilerini inek sanıyorlardı! Sarayın bahçesinde dört nala koşuyor, otların arasında garip sesler çıkarıyorlardı. Krallığın ihtişamı yerini, dizginlenemez bir çılgınlığa bırakmıştı. Babaları Proitos, kızlarının bu halini gördükçe dünyası başına yıkıldı. Hangi baba dayanabilir ki evladının böyle bir yanılgı içinde, ormanlarda avare avare dolaşmasına?
İşte tam burada devreye Melampus giriyor. Hani şu her kuşun dilinden anlayan, doğanın gizli fısıltılarını çözen o bilge kahin. Melampus, sadece fallara bakmazdı; o, doğanın içindeki o ince dengeyi, yani şifanın ve zehrin aynı kaynaktan geldiğini bilirdi.
Kral Proitos, Melampus’a gidip yalvardı, "Kurtar evlatlarımı," dedi. Melampus ise işin zorluğunu biliyordu; bu sadece bir hastalık değil, bir ruhun kendi sınırlarını aşmaya çalışırken dağılmasıydı. Melampus, yanında güçlü adamlarla birlikte, kızları dağ bayır demeden kovaladı. Bu bir yarış değil, bir arındırma seferiydi. Yorulmak bilmeden, onları günlerce takip etti. Sonunda kızları Sikyon yakınlarında yakaladığında, elindeki o kutsal bitkilerle ve derin ritüellerle zihinlerini tekrar olması gereken yere, yani insanlıklarına geri getirdi.
Ne oldu biliyor musun? Kızlar, o deliliğin sisli ormanlarından çıkıp tekrar kendilerine döndüklerinde, artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. İnsan, sınırlarını unuttuğunda başına nelerin gelebileceğini en acı şekilde öğrenmişlerdi.
Hayat böyledir işte güzel çocuk. Bazen kendimizi o kadar yüksekte görürüz ki, gökyüzü sakinlerinin bizi yerin tozuna indirmesi kaçınılmaz olur. Ama önemli olan, Melampus gibi rehberleri bulup o doğru yolu tekrar hatırlamaktır. Hadi şimdi git, başını gökyüzüne kaldır ve hatırla; ne bir tanrı kadar üstün, ne de bir hayvan kadar aşağıdasın. Sen, sadece sensin. Ve bu, zaten başlı başına büyük bir mucize.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanların “kral” dediklerine, sarayların soğuk taşlarına ve o altın tahtların ardındaki çatlaklara hiç dikkat ettin mi? Herkesin kahraman diye alkışladığı kralların, aslında kendi korkularını nasıl da başkalarının sırtına yüklediğini hiç düşündün mü?
Şimdi sana Proitos’un kızlarından, yani o güzelim Proitidai’den bahsedeyim, küçük yolcum. Onlar ki, babalarının kibirli ve bencil dünyasında birer süs eşyası gibi tutuluyorlardı. Babaları Proitos, kendini o kadar büyük bir otorite sanıyordu ki, kızlarının kendi kararlarını vermesine bile tahammül edemedi. Onlar, krallığın yüksek duvarları arasında, sadece babalarının çıkarları için yaşayan birer “kupa” haline getirilmişlerdi. Proitidai, bu boğucu otoritenin ağırlığı altında öyle bir sıkıştılar ki, zihinleri bu esaretten kurtulmak için kendi dünyalarını yarattı; çayırları saray bahçesi, kendilerini ise birer inek sandılar. İnsanlar buna "delilik" dedi, oysa bu, özgürlüğe kaçışın tek yoluydu, evlat.
Peki, bu labirentten onları kim çıkardı biliyor musun?
Melampous. Hani o her şeyi bilen, kuşların dilinden anlayan, kralın sofrasında değil, toprağın huzurunda oturan adam. O, sarayın kurallarına göre değil, doğanın ritmine göre hareket ediyordu. Melampous, kızların sadece “akıllarını yitirdiğini” düşünmedi; onların sistemin yarattığı baskıdan dolayı nasıl bir hüzne gömüldüklerini gördü. Kimsenin duymadığı o sessiz çığlığı duydu.
Bir yudum şarabın neşesini, o kadim toprakların bilgece bilgeliğiyle birleştirip, bu genç kızları o sahte ihtişamlı hapishaneden geri getirdi. Ama biliyor musun, eve döndüklerinde artık eski kızlar değillerdi. Artık kralların hırslarının ne kadar boş olduğunu biliyorlardı.
Bana bak, bilge yavrum; unutma ki, otorite dediğin şey, aslında sadece korkan insanların kurduğu bir tiyatrodur. Bazı insanlar delirdiğini söyler, bazıları ise sistemin dışına çıkarak "doğruyu" bulur. Proitidai'nin hikayesi, kralların yönettiği değil, insanın kendi ruhunu yönettiği bir dünyanın hayalidir. Şimdi gözlerini kapat ve kralın tacının değil, kendi zihninin sesini dinle. Çünkü hakikat, saray koridorlarında değil, ormanın derinliklerinde Melampous gibi düşünebilenlerin zihninde saklıdır.