Şöyle yanıma kıvrıl bakalım minik dostum. Sana Troya denilen o masalsı şehrin en yaşlı, en bilge kralından, Priamos'tan söz edeyim. Saçları kar gibi bembeyaz, yüreği ise koca bir okyanus kadar derin bir ihtiyardı o.
Eskiden, daha çocukken ona Podarkes derlerdi, yani "satılmış" gibi bir anlamı vardı isminin. Ama o, kaderin ağlarını ördüğü o büyük savaş günlerinde, altın kapılı Troya'nın kralı olarak karşımıza çıktı. Hani şu ağustos böcekleri vardır ya, ağaçların tepesinde incecik, tatlı seslerle şarkılar söylerler; işte Priamos da surların tepesinde otururken tam da öyle görünürdü. Yanında diğer yaşlı dostlarıyla beraber, sanki güneşin altında şarkı söyleyen bir orkestra gibiydiler.
Kendi çocuklarını o kadar çok severdi ki, elli tane evladı vardı! Onlarla gülüp eğlenirdi. Hekabe ile el ele verir, yuvalarını bir kale gibi korurlardı. Ama hayat her zaman bizim istediğimiz gibi gitmiyor güzel yavrum. Savaş denilen o kötü bulutlar şehrin üstüne çökünce, Priamos'un güzel oğulları birer birer uzaklara gittiler.
Bir gün, en sevdiği oğlu Hektor, o koca yürekli kahraman, Akhilleus ile karşı karşıya geldi. Priamos, surların tepesinden bakıp oğluna "Sakın gitme, o çok güçlüdür, kaderini zorlama!" diye haykırdı. Ama Hektor bir kere söz vermişti, döndü gitti. Priamos, oğlunun acısını görünce hıçkıra hıçkıra ağladı. Ama o sadece ağlayan bir ihtiyar değildi, o bir babaydı!
Yüreğindeki o büyük acıya rağmen, tek başına, elinde bir parça azık, şarap ve hediyelerle düşman kapılarına kadar gitti. Çadırın kapısını çaldığında herkes şaşkınlıktan donakaldı. Akhilleus'un karşısına çıkıp, "Ey kahraman," dedi, "senin de bir baban var, o da şimdi evde seni bekliyor, senin için dua ediyor. Benim babalık acımı düşün, oğlumu bana geri ver."
İşte o an, mucize oldu! Akhilleus, o demir gibi sert yürekli adam, ihtiyar kralın sözlerini duyunca sanki buzları eriyen bir dere gibi yumuşayıverdi. İkisi de sarılıp ağladılar. Çünkü ne kadar büyük veya güçlü olursan ol, sevgi her şeyin üstündedir.
Priamos, hem bir kraldı hem de çocuklarını dünyalara değişmeyen bir baba. Troya'nın surları yıkılsa da, onun o çocuklarına olan sevgisi masallarda hala yaşıyor. Görüyor musun? İnsan, sevgisini ve nezaketini hiç kaybetmediğinde, en büyük düşmanının bile kalbini yumuşatabiliyormuş. Şimdi haydi, uyu da rüyanda o güzel masal şehrini, o altın kuleleri ve bilge ihtiyarı göresin.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var...
Hani şu devasa surların ardında yaşayan, altın tahtlarda oturan kralları kahraman diye anlatırlar ya; işte o masalların dumanlı perdesini aralamak gerek. Bugün sana, bir kralın değil, bir "oyuncağın" hikayesini anlatacağım. Adı Priamos.
Priamos, Troya’nın görkemli kralı olarak bilinir. Ama aslında o, Gökyüzü sakinlerinin ve güçlülerin hırslarıyla örülü bir ağın içinde, hayatı boyunca "satılmış" bir çocuktu. Gençliğinde adı 'Podarkes'ti; yani 'satın alınmış kişi'. Ablası Hesione, onun hayatını kurtarmak için kendini feda etmek zorunda kalmıştı. Anlıyor musun? Krallar, savaşlarda piyon gibi harcanan çocukların üzerine inşa edilir.
Priamos yaşlandığında, o devasa surların ardında otururken etrafındaki ihtiyarlara bakardı. Onlar, tıpkı ağaç dallarında öten ağustosböcekleri gibi güzel konuşurlardı; ancak konu savaş olduğunda, o güzel sözler halkın kanıyla sulanan toprağı gizlemeye yetmezdi. Priamos, kendi oğullarının, yani Hektor gibi yiğitlerin, Güçlüler arasındaki anlamsız bir kavga yüzünden birer birer toprağa gömülüşünü izledi. Elli evladı vardı; hepsini o "yüce" kralların ihtiraslarına kurban verdi.
Oğlu Hektor, Akhilleus denilen o katı yürekli savaşçıyla karşılaşmaya giderken, Priamos surların tepesinde titriyordu. Evladına "Gitme, bu adam senden üstün, kaderini zorlama" diye yalvarırken, aslında kendi acizliğini haykırıyordu. O, bir kralın otoritesinin, evladını ölümden kurtarmaya yetmediği o karanlık gerçeği ilk kez o an iliklerine kadar hissetti.
Sonra, o meşhur sahne yaşandı. Akhilleus’un ayaklarına kapandığında, Priamos sadece bir kral değil, kalbi parçalanmış bir babaydı. Bir yudum şarap içmek gibi, hayatın geçici neşesini bile unutan bir ihtiyar... Akhilleus’un o sert yüreğini sadece acının diliyle yumuşatabildi. Çünkü evlat acısı, krallık tacından daha ağırdır, bunu hiçbir sistem gizleyemez.
Kızı Kassandra, o acı dolu sesiyle şehri çağırırken, halkın umutla beklediği şey aslında bir cesetti. Priamos, kendi şehrinin "ışığı" sönene kadar, o büyük oyunun nasıl kurulup yıkıldığını bir tanık gibi izledi. Krallar, sadece başkalarının hayatlarını yönetmekle kalmaz, sonunda kendi sevdiklerinin yasını tutan en yalnız insanlar haline gelirler.
Unutma evlat; taçlar sadece ışığı yansıtır, ama gölgeler kralların değil, kurban edilenlerin omuzlarında büyür.