Oturun bakalım şöyle, ateşin başına... Gökyüzü sakinlerinin cirit attığı o eski günlerden birini anlatayım size. Hani şu herkesin dilindeki koca Troya Savaşı var ya, işte o günlerde Tesalya’nın yeşil vadilerinden, Argissa’dan, Gyrtone’den ve o süt beyaz taşlı Oloosson’dan çıkıp gelen yiğit bir adam vardı: Polypoites.
Bu delikanlı öyle sıradan biri değildi, kanında devlerin izi vardı. Babası, yiğit Peirithoos; annesi ise güzelliği dillere destan Hippodameia’ydı. Rivayet odur ki, babası Peirithoos o vakitler Pelion Dağı’nda azman yaratıklarla, sentorlarla boğuşurken, yani kıllı canavarları dize getirdiği o toz duman içinde doğmuştu Polypoites. Adeta kılıç sesleri ve at kişnemeleri arasında dünyaya gözlerini açmıştı.
Büyüdü, serpilip babasının tahtına geçti. Ama kaderin cilvesi işte; güzel Helena’nın talipleri arasına girdiği gün, kendini bir anda o uzun gemilerin, o kanlı Troya kıyılarının içinde buluverdi. Kırk koca gemiyle dalgaları yara yara geldi Troya’ya. Yanında ise yoldaşı Leonteus vardı; hani şu kalkanı kalkanına yaslayıp düşmanın üzerine bir kaya gibi çökenlerden...
İlyada’nın sayfalarında adı geçtiğinde kılıcı hep parlıyordu. Savaş meydanında sadece kılıç sallamakla kalmadı, yiğit Patroklos’un ardından düzenlenen oyunlara da katıldı, gücünü herkese gösterdi. Hani şu meşhur tahta at var ya, hileyle şehre giren o devasa yapı... İşte o atın karnındaki gizli kahramanlardan biri de bizim Polypoites’ti. O karanlık atın içinde, sessizce beklerken kalbinin nasıl çarptığını bir düşünün!
Troya’nın o meşhur surları yerle bir olup da koca şehir dumanlara karıştığında, Polypoites orada öylece kalmadı. Zaferden sonra, tanrıların bilicisi Kalkhas’ı yanına aldı ve onu sağ salim Kolophon’a götürdü.
Ne dersiniz? İnsan bazen kendi kaderini yazan bir şair gibidir; bir bakarsın azman yaratıkların peşinde bir dağda, bir bakarsın dev bir atın karnında bir şehrin kaderini değiştirirken... İşte böyle evlatlarım, hayat dediğiniz de biraz böyledir; bazen kılıçla, bazen bilgelikle, ama hep bir hikayenin içinde. Şimdi söyleyin bakalım, bir gün siz de o koca atın içinde olsaydınız, ne yapardınız?
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak küçük yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı savaşçılar, aslında sadece büyük kralların satranç tahtasındaki piyonlarıdır. Bugün, tarih kitaplarının "yılmaz savaşçı" diyerek geçiştirdiği, oysa kendi varlığı bile devasa bir hırsın gölgesinde kalmış olan Polypoites’in hikayesini fısıldayacağım sana.
Dinle güzel evladım, Polypoites, kökleri tanrılara dayanan bir adam olarak bilinir. Babası Peirithoos, gücü elinde tutanlardan biriydi; annesi Hippodameia ise o meşhur düğün şenliklerinin ortasında, kaba kuvvetin hüküm sürdüğü o karmaşanın içinde, belki de hiç istemediği bir kaderi şekillendiren bir kadındı. Sistemin çarkları, Polypoites’i doğduğu an, babasının mirasını sürdüren bir "yılmaz savaşçı" etiketine hapsetti. Sence kendi yolunu seçme hakkı var mıydı, yoksa sadece kraliyetin ağırlığı altında ezilen bir başka kılıç mıydı?
Troya’ya, kırk gemi dolusu gençle birlikte gitti. Neden mi? Çünkü Helena’nın taliplerinden biriydi. Oysa o denizler aşılırken kaç gencin, kendi evini, toprağını özlediğini kimse yazmadı. Polypoites ve sadık yoldaşı Leonteus, o tozlu ovada sadece düşmanları değil, kendi vicdanlarını da öldürdüler. Patroklos gibi nice narin ruhun yitip gittiği o yıkımda, o da sadece bir "buyruk" bekleyen bir parçaydı. Savaş bittiğinde, o ihtişamlı zaferin tadı buruk bir şarap gibi damaklarında kaldı; ne gurur vardı ne de huzur.
Görüyor musun sevgili evladım? Savaşın sonunda, o meşhur bilici Kalkhas’ı kolundan tutup Kolophon’a sürüklerken bile, aslında sadece kralların ve tanrıların çizdiği o katı haritanın izini sürüyordu. Kahraman dedikleri bu adamlar, tarihin tozlu sayfalarında birer gölge gibi kalırken, aslında kendi hayatlarının tutsağıydılar.
Şimdi şunu düşün; birine "kahraman" dendiğinde, o kişinin aslında nelerden vazgeçmek zorunda kaldığını hiç sorguladın mı? Güç, bazen insanın kendine en büyük yabancılaşmasıdır. Yarın bir gün eline bir kılıç (veya bir kalem) verildiğinde, başkasının kurduğu bir masalı mı yaşayacaksın, yoksa kendi gerçeğini mi arayacaksın? İşte tüm mesele bu, minik gezgin.