Thesauros Mythology Polypoites

Polypoites

Polypoites

Peirithoos’un oğlu Polypoites, Tesalya kuvvetleriyle Troya önünde savaşmış, akıllı Leonteus’la omuz omuza çarpışarak efsanevi zaferlerde yer almıştır.

Tesalya’nın Argissa, Gyrtone, Orthe, Eleone ve beyazlığıyla dikkat çeken Oloosson kentlerinden derlenen birlikler, Polypoites’in komutası altında Troya önlerine taşınmıştır. İlyada’da bu yiğit savaşçının soy kütüğü, Peirithoos ile Hippodameia’nın birleşmesine, Pelion dağından aşağı sürülen kaba kuvvetin dizginlendiği günlere dayandırılır; bu köken, iktidarın meşruiyetini tanrısal bir mirasın ve vahşetin ehlileştirilmesinin üzerine inşa eder.

Babasının yitimiyle birlikte otoriteyi devralan Polypoites, Helena’nın talipleri arasında yer alarak kurulan diplomatik ve askeri hiyerarşinin bir parçası olur. Kırk gemilik bir donanmayı yöneterek dahil olduğu Troya kuşatmasında, Leonteus ile yan yana saf tutarak sahadaki hakimiyetini kanıtlar; elindeki yetkinin ağırlığını, düşman askerlerinin canını alırken hissettirir. Patroklos’un yas ritüellerindeki yarışmalarda yer alan ve tahta atın içine gizlenmiş olan bu figür, yıkımın ardından yönünü tayin etme yetisini korur. Savaşın ardından Leonteus’la birlikte bilici Kalkhas’ı Kolophon’a ulaştırırken, yeni bir coğrafyada kurulacak olası tahakküm alanlarının veya kehanetle perçinlenmiş politik rotaların mimarlığını üstlenir.
Silenos
Oturun bakalım şöyle, ateşin başına... Gökyüzü sakinlerinin cirit attığı o eski günlerden birini anlatayım size. Hani şu herkesin dilindeki koca Troya Savaşı var ya, işte o günlerde Tesalya’nın yeşil vadilerinden, Argissa’dan, Gyrtone’den ve o süt beyaz taşlı Oloosson’dan çıkıp gelen yiğit bir adam vardı: Polypoites.

Bu delikanlı öyle sıradan biri değildi, kanında devlerin izi vardı. Babası, yiğit Peirithoos; annesi ise güzelliği dillere destan Hippodameia’ydı. Rivayet odur ki, babası Peirithoos o vakitler Pelion Dağı’nda azman yaratıklarla, sentorlarla boğuşurken, yani kıllı canavarları dize getirdiği o toz duman içinde doğmuştu Polypoites. Adeta kılıç sesleri ve at kişnemeleri arasında dünyaya gözlerini açmıştı.

Büyüdü, serpilip babasının tahtına geçti. Ama kaderin cilvesi işte; güzel Helena’nın talipleri arasına girdiği gün, kendini bir anda o uzun gemilerin, o kanlı Troya kıyılarının içinde buluverdi. Kırk koca gemiyle dalgaları yara yara geldi Troya’ya. Yanında ise yoldaşı Leonteus vardı; hani şu kalkanı kalkanına yaslayıp düşmanın üzerine bir kaya gibi çökenlerden...

İlyada’nın sayfalarında adı geçtiğinde kılıcı hep parlıyordu. Savaş meydanında sadece kılıç sallamakla kalmadı, yiğit Patroklos’un ardından düzenlenen oyunlara da katıldı, gücünü herkese gösterdi. Hani şu meşhur tahta at var ya, hileyle şehre giren o devasa yapı... İşte o atın karnındaki gizli kahramanlardan biri de bizim Polypoites’ti. O karanlık atın içinde, sessizce beklerken kalbinin nasıl çarptığını bir düşünün!

Troya’nın o meşhur surları yerle bir olup da koca şehir dumanlara karıştığında, Polypoites orada öylece kalmadı. Zaferden sonra, tanrıların bilicisi Kalkhas’ı yanına aldı ve onu sağ salim Kolophon’a götürdü.

Ne dersiniz? İnsan bazen kendi kaderini yazan bir şair gibidir; bir bakarsın azman yaratıkların peşinde bir dağda, bir bakarsın dev bir atın karnında bir şehrin kaderini değiştirirken... İşte böyle evlatlarım, hayat dediğiniz de biraz böyledir; bazen kılıçla, bazen bilgelikle, ama hep bir hikayenin içinde. Şimdi söyleyin bakalım, bir gün siz de o koca atın içinde olsaydınız, ne yapardınız?

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme