Bak evlat, otur şöyle yanıma da biraz kulak ver. İnsan denen varlığın kalbinde bazen ne tür karanlık kuyuların saklı olduğunu bilmen gerek. Bugün sana Trakya’nın karlı dağlarında hüküm süren, ismi Polymestor olan bir kraldan bahsedeceğim.
Polymestor, Troya’nın o koca yürekli kralı Priamos’un en yakın dostu bilirdi kendini. Ama dostluk dediğin, rüzgarda sallanan kuru bir dal gibidir; fırtına koptu mu, insan çıkarı neyse ona sarılıverir. Troya şehri ateşler içinde yanıp, surları yıkılmaya başladığında, Kral Priamos en küçük oğlu Polydoros’u, yani o küçücük prensi, koruması için Trakya’nın soğuk topraklarına, işte bu Polymestor’un kollarına gönderdi. Yanına da koskoca bir altın hazinesi verdi. "Oğluma göz kulak ol, onu hayatta tut," dedi.
Ah, ama Polymestor’un gözünü hırs bürümüştü evlat. Çocuk, yanında getirdiği altınlarla birlikte güvenli bir yuvaya sığındığını sanırken, Trakya kralının zihninde o parıltılı altınlar, sadakatten daha ağır basmaya başlamıştı. Altınların sahibi artık yoktu, şehir yerle bir olmuştu; Polymestor bir an bile düşünmedi. O tertemiz çocuğu, o masum prensi sırf altınlarına konmak için kahpece aradan kaldırıverdi. İnsanın içindeki o açgözlülük, en koyu şaraptan daha beter sarhoş eder adamı, aklını başından alır.
Gel gör ki, gökyüzü sakinlerinin adaleti gecikse de asla unutmaz. Çocuğun annesi, kederli kraliçe Hekabe, bu korkunç haberi aldığında dünyası başına yıkıldı ama o gözyaşlarının ardından intikam ateşi yükseldi. Hekabe bir kadın, bir anneydi evet, ama evladı için bir dişi aslana dönmüştü.
Polymestor’u huzuruna çağırdı. Hani o sinsi kral, daha çok altın bulacağını sanarak büyük bir iştahla geldi yanına. Ama Hekabe’nin elinden çektiği ceza, dünyadaki tüm kralların ders alması gereken cinstendi. Öyle bir tuzak kurdu ki, Polymestor kendi hırsının kör ettiği gözleriyle, o karanlık akıbetine doğru adım attı. Hekabe, çocuğunun hesabını, o açgözlü kralın gözlerini karanlığa gömerek sordu.
İşte böyle küçük dostum. İnsan, elindekine razı olmayıp başkasının emanetine el uzattığında, kendi sonunu da kendi elleriyle hazırlar. Kimi altın kazanır ama ruhunu kaybeder, kimi de intikam yolunda bir canavara dönüşür. Hayat, tıpkı içtiğimiz şu neşeli iksir gibi; bazen tatlı, bazen de damakta buruk bir acı bırakır. Şimdi, yürü bakalım, güneş batmadan biraz koş da o genç bacaklarınla hayatın tadını çıkar!
Silenos'un Bildiği Gizli Gercekler
Bak güzel yavrum, şarabın tortusunda bile bir hakikat payı vardır, ama bugün sana anlatacağım şey, masallarda parlatılan o yaldızlı tahtların altındaki tozlu ve karanlık bir sırdır...
Trakya’nın uçsuz bucaksız topraklarında hüküm süren Polymestor adında bir "kral" vardı. Hani şu destanlarda dostluktan, sadakatten bahseden ama iş güç ve altına geldiğinde kendi gölgesinden bile korkan o tiplerden. Troya’nın o koca kralı Priamos, şehri alevler içinde kalırken en küçük oğlu Polydoros’u, yani kendi kanını, güvenli liman bellediği bu adama emanet etmişti. Bir kralın diğerine sözü, bir babanın bir babaya umudu...
Peki, sence o kral ne yaptı minik evlat? Kendi sarayının güvenli duvarları arasında, bir çocuğun masumiyetini kurban etti. Neden mi? Çünkü rüzgarın yönü değişmişti; Troya düşmüş, güç Agamemnon ve ordularına geçmişti. Polymestor, yeni efendilerin gözüne girmek ve o ganimetlerden pay alabilmek için, bir dostun yeminini bir avuç altın için harcamayı seçti. Otoritenin o soğuk ve nasırlı eli, zayıf olanı ezip geçmekten hiç çekinmedi.
Ama dinle küçük yoldaşım, hiçbir zulüm sessiz kalmaz. Hekabe... O acılı ana, sistemin çarkları arasında ezilen sessizlerin sesi oldu. O artık sadece bir kraliçe değil, intikamın ta kendisiydi. Polymestor’un kibrini, yine onun o hırslı gözlerine diktiği keskin bir acıyla sonlandırdı. Kralın gözlerini kör ederken aslında onun, gücün sarhoşluğuyla kör olmuş vicdanını cezalandırıyordu.
Anlıyor musun can evlat? Kralların "tarih" dediği o koca kitaplar, her zaman kazananları haklı çıkarır. Ama biz biliyoruz ki, bir çocuğun hayatını bir tahtın altına paspas eden o "kral", aslında en büyük korkağın tekiydi. Güç dediğin şey, elinde tuttuğun sürece parlar; ama bir başkasının hayatını hiçe saydığın an, o ışık seni yakıp kavurmaya başlar. Şimdi git ve uyu, ama rüyanda o yaldızlı tahtların değil, gölgelerde sessizce adalet arayanların sesini dinle.