Thesauros Mythology Polyksene

Polyksene

Polyksene

Akhilleus’un gönlünü çelen, savaşın gölgesinde bir kurban olan Priamos’un kızı Polyksene; onuruyla ölümü seçen Troya’nın en hüzünlü çiçeğiydi.

Priamos ve Hekabe’nin en küçük kızı olan Polyksene, İlyada’nın sessizliğinden sıyrılarak anlatıların odağına yerleşir. Troilos’un Akhilleus tarafından katledildiği o meşum kovalama, Akhilleus’un arzusunu bir tahakküm biçimi olarak Polyksene’ye yöneltmesine kapı aralar; bu arzu, egemen gücün elde edemediği her şeye duyduğu mülkiyet açlığıyla harmanlanır. Efsanenin kimi anlatılarında Akhilleus’un, Akhaların askeri gücünden vazgeçme vaadiyle bir tür pazarlık masasına oturduğu, ancak Thymbralı Apollon tapınağında Paris’in okuyla son bulan bu siyasal ve duygusal hamlesinin, yine bir güç dengesi hesabıyla noktalandığı görülür.

Troya’nın kül olduğu günlerde Diomedes veya Odysseus’un şiddetiyle can verdiğine dair anlatılar, savunmasız olanın egemenler arası bir ganimet gibi paylaşıldığını imler. Ancak Polyksene’nin trajik yazgısı en keskin biçimiyle Euripides’in Hekabe eserinde belirginleşir: Neoptolemos’un, babası Akhilleus’un düşteki öfkesini bir emir gibi sunması, yerleşik iktidarın ölümden sonra dahi hüküm sürme hırsının göstergesidir. Hekabe’nin tüm direnişi ve yakarışları, toplumun selametini ve seferin başarıya ulaşmasını kutsallaştıran o erkenci mantığın karşısında hükmünü yitirir. Akhilleus’un ruhunu yatıştırmak bahanesiyle gerçekleştirilen bu ritüel, iktidarın kendi sürekliliği uğruna bireyi yok etmeyi nasıl kutsal bir gerekliliğe dönüştürdüğünün ve kolektif bir dönüşün bedelini yine bir başkasının hayatıyla ödetmesinin çıplak bir beyanıdır.
Silenos
Gel bakalım ufaklık, şöyle otur yamacıma. Dizlerim biraz ağrıyor ama hikaye anlatmaya her daim dermanım vardır. Bugün sana Troya’nın en zarif, en talihsiz çiçeklerinden birini, Priamos ile Hekabe’nin küçük kızı Polyksene’yi anlatayım. Kulaklarını dört aç, zira gökyüzü sakinlerinin oyunları bazen bir rüzgar gibi gelir, izini bırakıp geçer.

Troya’nın o görkemli surları arasında, Polyksene bir gül gibi açmıştı. Öyle bir güzelliği vardı ki, o koca savaşta bile herkesin başını döndürürdü. Hatta o hırçın, o yenilmez Akhilleus bile, bu kızın adını duyduğunda kılıcını bir anlığına indirmek zorunda kalmıştı. Hikayeye göre; Akhilleus, Polyksene’nin erkek kardeşi Troilos’un peşine düştüğünde, kıyıya vardığında karşısında onu gördü. O an, o sert savaşçının kalbi bile bir kuş misali pırpır etmeye başladı. Bazıları der ki; Akhilleus, sırf onunla evlenebilmek için savaşın bitmesini, Akha ordusunun gemilerine binip gitmesini bile teklif etmiş. Hatta bunun pazarlığı için o meşhur Apollon tapınağına gittiğinde, Paris’in zehirli okuyla göçüp gitmiş. Yani aşkı için ömrünü verenlerdenmiş bizim Akhilleus.

Ama gel gör ki, hayat her zaman masallardaki gibi "sonsuza dek mutlu" bitmiyor. Troya o büyük yangında kül olup giderken, Polyksene’nin başına gelenler taşları bile ağlatır. Kimi ozanlar onun savaşın karmaşasında yaralandığını söyler, ama asıl hüzünlü olanı tiyatro sahnelerinde yankılanır.

Akhilleus, öteki dünyaya göçmüş olsa da gölgesi rahat durmuyordu. Oğlu Neoptolemos’un rüyasına girip, "Polyksene’yi mezarımda kurban edin," diye tutturmuş. Akhalar, yani o gemilerle gelen istilacılar, hem Akhilleus’un öfkeli ruhunu susturmak hem de evlerine sağ salim dönebilmek için bu korkunç emri yerine getirmek istemişler. Düşün bir; zavallı kraliçe Hekabe’nin yalvarmalarını, o genç kızın cesaretini... Polyksene, boynunu celladına uzatırken bile o soylu duruşundan hiç ödün vermemiş.

İşte böyle... Savaşlar başlar, krallar değişir, şarap kadehleri boşalır dolar ama geriye hep bu buruk hikayeler kalır. Polyksene gitti, Troya söndü, geriye sadece rüzgarın sesindeki o hüzünlü ezgi kaldı. Şimdi git ve biraz koş bakalım, hayatın tadını çıkar; çünkü gençlik, gökyüzü sakinlerinin biz fanilere sunduğu en kısa süreli armağandır.

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme