Thesauros Mythology Polydoros

Polydoros

Polydoros

Kadmos’un soyundan gelen veya Priamos’un acıklı sonlu oğlu; savaşın, altının ve ihanetin kurbanı olarak efsanelerde bazen keder, bazen kanla anılır.

Kadmos ve Harmonia’nın soyundan gelen Polydoros, Nykteis ile birleşerek Labdakos’un babası, Oidipus’un ise dedesi konumuna yerleşir. Ancak bu soy hattının ötesinde, isim benzerliğiyle iki farklı anlatı evrenine bölünür. Homeros’un destanlarında Priamos ve Laothoe’nin göz bebeği, babasının tüm korumacı otoritesine ve yasaklarına rağmen, kendi iradesiyle savaş alanında Akhilleus’un karşısına dikilip ölümle buluşan genç bir figür olarak çıkar karşımıza; burada itaat, genç bir hayatın sonlanmasıyla mühürlenir.

Euripides’in "Hekabe" eserinde ise anlatı, sistemlerin bekası uğruna harcanan bir varoluşa dönüşür. Priamos, bir savaş stratejisi ve geleceği güvenceye alma arzusuyla onu altınlarıyla birlikte Trakya kralı Polymestor’un himayesine, yani başka bir iktidarın insafına bırakır. Ancak tahakküm, kutsal emaneti bir meta olarak görür; Polymestor, altınlara konmak adına genç prensi katledip cesedini sürgün edilmiş bir nesne gibi denizlere bırakır. Ölüsü kıyılara vurduğunda, arkada kalan Hekabe, kızları Polyksene’nin Akhilleus’un ruhuna kurban edilmesinden sonra, kendi evladının cesedinde devletler arası hırsın yıkımını görür. Bu vahşet, iktidarın gözlerini kör eden hırsların, bir anneyi nasıl kendi adaletini kuran bir cellada dönüştürdüğünü kanıtlar.

Vergilius’un "Aeneis" metni ise trajediyi bir doğa metaforuna bürür. Polymestor’un toprağa gömdüğü Polydoros, artık bir ağacın köklerine karışmış, kendi sessizliğini kanla haykıran bir gövdedir. Aeneas, dalları kopardığında damlayan kan, bastırılmış ve gömülmüş bir yaşamın toprak altındaki protestosudur. Ritüellerle teskin edilmeye çalışılan bu huzursuz ruh, iktidarın üzerine bastığı toprağın aslında asla susmadığını, sadece meşruiyet arayanların bir gün mutlaka o kanlı toprağa basacağını hatırlatır.
Silenos
Gel şöyle otur bakalım, dizlerimin dibine… Ayaklarım biraz yorgun ama zihnimi tazeleyen hikayelerim hala yerinde. Mitlerin dünyasında isimler bazen karışır, tıpkı üzüm bağlarındaki asmaların birbirine dolanması gibi. "Polydoros" ismini duydun mu hiç? Bak, bu isimle anılan iki farklı genç adam var. Birini anlatayım ki, dünya sadece dümdüz bir yol değil, bazen bir labirent sanma.

Önce şu Kadmos’un torunu olan Polydoros var; hani şu Thebai şehrinin köklerini sulayanlardan. O, hayatın daha düzenli, daha "krallık" tarafında kalmış bir adam. Soy ağacına bakarsan, o meşhur Oidipus’un dedesi olur. Yani anlayacağın, o kederli hikayelerin en başındaki dallardan biri o.

Ama asıl senin merak edeceğin, o genç ve ateşli yürek; Priamos’un en küçük oğlu Polydoros’tur. İşte onun hikayesi, bir rüzgarın esip de yaprakları savurması gibidir. Troya Savaşı patlak verdiğinde, koca kral Priamos, bu en küçük oğlunun gencecik yaşta solup gitmesini hiç istememiş. "Sen kal," demiş, "bu fırtınaya girme." Ama gençler böyledir, bilirsin; kanları deli akar, zaferin parıltısına kapılıverirler. O da öyle yaptı, babasının sözünü dinlemedi, kendine güvenine yenildi ve sahada o korkutucu Akhilleus ile karşılaştı. Akhilleus’un karşısında durmak, güneşin altında eriyen bir kardan adam olmaya benzer. Ne yazık ki, o genç ömür orada bitti.

Bir de şu Trakya hikayesi var ki, biraz acı, biraz hüzünlü… Troya düşerken, annesi Hekabe, yavrusunu korumak için onu Trakya kralı Polymestor’a emanet etmişti. Yanına da biraz altın vermişler, belki yeni bir hayat kurar diye. Ama gel gör ki gökyüzü sakinleri insana bazen büyük sınavlar verir, bazıları da o sınavda vicdanını kaybeder. Polymestor, o gencecik çocuğa göz dikti. Altınlar için onu öldürdü ve denizin insafına bıraktı.

O zavallı çocuğun ruhu, ne huzur bulabildi ne de toprağına kavuşabildi. Annesi Hekabe, kızını da Akhilleus’un gölgesine kurban verince, acısı artık bir nehir gibi taştı. O ana yüreği, kederden bir vahşete dönüştü. Polymestor’un yaptıklarının bedelini, kendi gözleriyle ve evlatlarıyla ödetmeyi seçti. Mitler böyledir işte; bazen bir kraliçenin intikamı, bir kralın gözlerini kör edecek kadar karanlık olur.

Sonra bir de Aeneas’ın gördüğü o tuhaf an var. Hani Aeneas Trakya’ya ayak bastığında, bir ağacın dalını koparır da dal kanamaya başlar ya… İşte o ağaç, Polydoros’un habersizce gömüldüğü topraktan yükseliyordu. Toprak bile onun hikayesini unutmamış, dallarıyla ağlamış. Aeneas, o gencecik ruhun huzur bulması için gereken son törenleri yaptığında, rüzgar belki biraz daha hafif esmiştir o kıyılarda.

Gördün mü? İnsan yaşarken bir kahraman, ölürken bir anı, bazen de bir ağacın iniltisi olur. Şimdi söyle bakalım, hayatın bu kıvrımlı yollarında senin tercihin ne olurdu? O küçük prensin yerinde olsan, bir koruyucuya mı inanırdın, yoksa kendi yoluna mı giderdin? Hadi, biraz daha anlatayım, belki bir kadeh... yok yok, şaraptan bahsetmeyelim şimdi, sadece hikayenin tadını çıkaralım.

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme