Bak evlat, şöyle otur yanıma. Omuzlarındaki yükü bir kenara bırak, bak şu uzak ufka; sanki yıldızlar birazdan yeryüzüne inip bizimle sohbete başlayacakmış gibi, değil mi? Bugün sana Pleione’den, yani gökyüzünün ışıltılı bahçıvanından bahsedeceğim.
Pleione, o derin ve gizemli suların efendisi Okeanos ile Tethys’in kızıdır. Öyle sıradan biri sanma onu; O, yedi kız kardeşin, o meşhur Pleiadların annesidir. Hani şu gece gökyüzüne baktığında sanki bir avuç elmas serpilmiş gibi parlayan takımyıldız var ya, işte onlar Pleione’nin kızlarıdır. Ama sadece onlar değil; beş tane daha kızı vardır ki onlara Hyadlar deriz, bir de Hyas adında yiğit bir oğlu.
Bilirsin, gökyüzü sakinlerinin hayatı bazen bir fırtına gibi karmaşık, bazen de bir dere şırıltısı gibi huzurludur. Pleione, çocuklarına öyle düşkündü ki, onların her bir gülüşünde yeryüzünde çiçekler açardı. Ama hayat her zaman olduğu gibi, bir gün gelip o büyük değişimi getirdi. Bilirsin, biz ölümlüler ya da tanrısal soydan gelenler, zamanı gelince ait olduğumuz yere, o uçsuz bucaksız boşluğa geri döneriz.
İşte Pleione ve çocukları için de o gün geldiğinde, onlar yeryüzünden elini eteğini çektiler. Ama öylece kaybolup gitmediler tabii; gökyüzü onlara kucak açtı. Pleione, kızlarıyla ve oğluyla birlikte sonsuza dek parlayacakları o yüksek mekana, gökyüzüne yükseltildiler.
Şimdi ne zaman gece vakti başını kaldırıp da o yedi kız kardeşin bir arada olduğu, hafifçe titreyen ışıklara baksan, aslında Pleione’nin çocuklarına olan o bitmek bilmeyen şefkatini görüyorsun demektir. O, bir anne olarak çocuklarını gökyüzünün en güzel köşesine yerleştirdi ve kendisi de o ışığın bir parçası oldu.
Bir kadeh taze üzüm suyuyla bu hikayeyi taçlandırmak isterdim ama bugünlük bu kadarı yeter. Gökyüzüne iyi bak evlat; bazen en parlak hikayeler, en uzak mesafelerde gizlidir. Pleione’nin yıldızlara fısıldadığı ninnileri duymak istersen, sessiz bir gecede sadece gözlerini kapatman yeterli.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı gökyüzü haritalarının ardında, üzerine toz kondurulmayan kralların çizdiği sınırlar değil, aslında bir annenin bitmek bilmeyen yorgunluğu ve direnci var. Yaklaş hele, şarabımın tortusunda gördüğüm o eski, o tozlu gerçeği fısıldayayım sana...
Derler ki Pleione, okyanusun uçsuz bucaksız derinliklerinden gelen bir nymphaydı. Tethys’in kızı, yani suların özgür ruhuydu. Ama evlat, güç sahiplerinin dünyasında "özgürlük" dediğin şey, bir erkeğin (Zeus’un) ona olan iştahıyla gölgelenir. O, sadece bir ilahın arzusunun nesnesi değildi; o, hayatı dokuyan, varlığı doğuran bir emekçiydi.
Pleione yedi kız (Pleiadlar), beş başka kız (Hyadlar) ve küçük Hyas’ı dünyaya getirdi. Kralların, olimposlu efendilerin saraylarında adı sadece bir "eş" ya da "anne" olarak geçer. Oysa o, çocuklarını o otorite düşkünü tanrıların hoyratlığından korumaya çalışan, geceler boyu onları saklayan bir kalkan gibiydi. Sistem, yani o yukarıdakiler, Pleione’nin emeğini hiç görmedi; sadece onun kızlarının güzelliğine hayran kaldılar, onları birer mücevher gibi gökyüzüne astılar. Ama Pleione’nin o çocukları büyütürken döktüğü teri, yaşadığı korkuyu, sistemin dişlileri arasında kendi kimliğini nasıl korumaya çalıştığını kimse anlatmaz.
Görüyor musun evlat? Yıldızlar diye bildiğin o ışıklar, aslında bir annenin ve evlatlarının, o buyurgan tanrıların karanlığından kaçıp göğün sonsuzluğuna sığınmış halidir. Onlar gökyüzüne sürgün edildiler, çünkü aşağıda, yeryüzünde, güç sahiplerinin gölgesinde huzurla yaşamanın bir yolu yoktu.
Şimdi gökyüzüne bakarken sadece takımyıldızları değil, bir annenin sistemin zorbalığına karşı duruşunu ve çocuklarını kurtarışını gör. Unutma, en parlak yıldızlar, otoriteye boyun eğmeyenlerin küllerinden doğar. Şarabımdan bir yudum daha alalım; hakikat bazen bir yıldızın ışığı kadar uzak, ama bir nefes kadar yakındır. Sakın kimsenin sana anlattığı "kahramanlık" masallarına aldanma; gerçek, sessizce var olandır.