Oturun şöyle, ayaklarınızı uzatın. Ateşin çıtırtısı size bir şeyler anlatıyor, duyuyor musunuz? Bugün size gökyüzünün en zarif dansçılarından, Atlas’ın yedi güzel kızından, yani Pleiadlar’dan bahsedeceğim. Başınızı kaldırıp baktığınızda gördüğünüz o pırıl pırıl yedi kandil var ya, işte onlar.
Hikaye şu ki; dev Atlas ile okyanus perisi Pleione’nin evinde yedi tane dünya güzeli kız büyürdü: Alkyone, Merope, Kelaino, Elektra, Sterope, Taygete ve Maia. Hepsi birbirinden ışıl ışıl, hepsi birbirinden neşeli... Öyle güzellerdi ki, gökyüzü sakinleri bile onlara bakmaya doyamazdı. Hatta Zeus, Poseidon ve Ares gibi büyük tanrılar, bu kızların çekimine karşı koyamayıp kalplerini onlara kaptırdılar.
Yalnız Merope biraz farklıydı; o, tanrıların ışıltılı sarayları yerine ölümlü bir adamı, Sisyphos’u sevdi. Gökyüzüne baktığınızda diğer kardeşlerine göre neden biraz daha sönük göründüğünü şimdi anladınız mı? Sevdiği uğruna tanrılar katından vazgeçmiş, o dünyevi aşkın sessiz ışığına sığınmış bir yıldızdır o.
Eskiler, bu kızların göğe nasıl çıktığı konusunda türlü türlü masallar anlatır. En meşhuru avcı Orion’un hikayesidir. Bu koca avcı, kızlara öyle bir tutulmuş ki, onları beş koca yıl boyunca dağ bayır demeden kovalamış. Kızlar artık yorgunluktan bitap düşüp kaçacak yer bulamayınca, Zeus onların haline acımış. “Kıyamam size” demiş ve onları birer beyaz güvercine dönüştürüp gökyüzünün o engin maviliğine bırakmış.
Tabii başka söylentiler de var. Kimi der ki, kardeşleri Hyas’ın acısına dayanamayıp gözyaşları içinde göğe yükseldiler. Kimi de Troya’nın o kanlı günlerini işaret eder; derler ki Elektra, Dardanos soyunun yurdunun yıkılışını görüp kederinden kendini göğe atmış, bir kuyruklu yıldız gibi kendi yoluna gitmiş.
Siz çiftçilere bakın, onlar gökyüzünden anlar. Hesiodos diye bir adam vardı, iyi bilirdi bu işleri. Derdi ki; “Pleiadlar gökte göründüğünde vakit ekin zamanıdır, tırpanınızı bileyin. Eğer kaybolurlarsa, bilin ki toprak artık dinlenmek ister.” Kırk gün, kırk gece gözden kaybolurlar; sanırsınız ki yerin altına inip köklerle, tohumlarla fısıldaşırlar.
İşte böyle çocuklar... Gökyüzünde gördüğünüz o parıltı, sadece birer ateş topu değil; orada hüzün var, aşk var, kaçış var ve sonsuz bir yolculuk var. Her biri birer mücevher gibi göğün kubbesine dizilmiş, bize ekinin zamanını, hüznün ağırlığını ve yıldızların ebedi dansını fısıldıyorlar.
Şimdi, biraz daha şarap doldurayım mı kadehinize, yoksa gökyüzüne bakıp kendi Pleiad’ınızı mı arayacaksınız?
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masalların altın varaklı sayfaları arasında gizlenen o paslı çiviyi görebiliyor musun? Kulağını iyice yaklaştır, sana gökyüzünün ışıltılı pırıltılarından değil, o pırıltıların ardındaki derin sızıdan bahsedeceğim. İnsanlar, yedi kız kardeşi gökyüzünde, yani Pleiades kümesinde asılı birer mücevher sanırlar; oysa o yıldızlar, birer altın kafese kapatılmış yedi çift yorgun gözden ibarettir.
Pleiadlar; yani Alkyone, Merope, Kelaino, Elektra, Sterope, Taygete ve Maia... Bu yedi kız kardeş, dünyayı omuzlarında taşıyan o devasa yorgunluğun, yani Atlas’ın kızlarıydı. Onların hayatı, "büyüklerin" birbirini ağırladığı bir satranç tahtasında piyon olmaktan öteye gidemedi. Zeus’un, Poseidon’un ya da Ares’in arzuları, sanki birer fırtına gibi esti onların bahçesinde. Sen hiç, sadece bir tanrının gözüne girdin diye gökyüzüne mahkum edildin mi? Onlar, kendi hikayelerinin yazarı değil, başkalarının hırslarının süsü oldular.
Ve bir de Orion var; kaba kuvvetin ve hiç durmayan o ısrarlı takibin simgesi. Orion, yıllarca o kızların peşinden koştu. Neden mi? Çünkü o, güçlünün istediğini alma hakkına sahip olduğunu sanan o karanlık kibirin bir yansımasıydı. Kızlar mı? Onlar kurtuluşu kaçmakta, birer güvercine dönüşmekte buldular. Gökyüzüne yükselmeleri bir onur nişanı değil, bir sığınaktı. Kaçtılar, çünkü yerin üstünde özgürlük, ancak gökyüzünün soğuk sessizliğinde bir noktaya hapsolmakla mümkündü.
Sevgili evladım, Merope’nin o burçta neden en sönük yıldız olduğunu bilir misin? Çünkü o, sistemin kurallarına karşı gelip bir ölümlüyü, Sisyphos’u sevdi. Tanrıların "sen bizim sınıfımızdan değilsin" dediği bir adamı. Kendi payına düşen o steril ışıltıyı, bir insanın sıcaklığına tercih ettiği için utandırıldı, soluklaştırıldı.
Hele Elektra... Troya’nın o kanlı yıkımında, sırf kendi soyunun, yani Dardanos’un yerle bir olduğunu görmemek için, kederin en koyu mavisine sığınıp yıldızlaşan o güzel ruh. O, bir zaferin değil, bir kaybın tanığıdır. Gökyüzü dediğin o uçsuz bucaksız yer, aslında tarihin unuttuğu, susturulmuş çığlıkların birikip parladığı bir anıt mezardır.
Şimdi göğe bak; ekinini biçerken veya toprağını sürerken onları sadece birer takvim yaprağı sanma. Onlar, kralların ve tanrıların oyun masasına karşı direnen, kendi adaletlerini sessizliklerinde bulan yedi asi ruh. Bir yudum şarapla bu gerçeğin tadına bak, evlat. Hayat, başkalarının yazdığı masalları okumak değil; o yıldızların neden titrediğini anlayabilmektir.
Unutma, bazen gökyüzünde en parlak görünenler, aslında kaçmak için en çok çabalayanlardır.