Bak güzel çocuğum, şuraya kıvrıl da dinle. Eskiden, zamanın şimdiki kadar hızlı akmadığı, insanların tanrıların gözü önünde kararlar aldığı vakitlerde, Miletos diye görkemli bir şehir vardı. Bu şehrin başında da Phrygios adında biri otururdu. Adı üstünde, Phrygialıların soyundan gelmiş, bilgeliğiyle değilse de krallığıyla nam salmış bir adamdı.
Phrygios, tahtı önceki kral Antheus’tan devraldığında, Miletos biraz yorgun, biraz da komşu şehirlerle sürtüşmekten bitap düşmüş bir yerdi. Ama bil bakalım ne oldu? Her şey, Artemis adına düzenlenen o şenlikte değişti. Miletos’un sokakları meşalelerle aydınlanmış, tanrıçanın onuruna danslar ediliyor, gökyüzü sakinlerinin kutsamaları için sunular yapılıyordu. İşte o kalabalığın arasında, Phrygios’un gözleri Myus şehrinin zorbasının kızına çarptı.
Şimdi diyeceksin ki, "Silenos, bir zorbanın kızıyla krallığın ne işi olur?" Ah evet, bazen aşk öyle bir düğüm atar ki, koskoca ordular bile o düğümü çözmeye kıyamaz. O vakitler Myus ve Miletos, tıpkı birbirini sevmeyen iki horoz gibi sürekli didişirdi. Herkes, "Bu savaş bitmez, kan dökülür, surlar yıkılır" diyordu. Ama Phrygios, o genç kızı görünce kılıcını kınına sokmaya karar verdi.
Aşk, bazen en keskin kılıçtan daha hızlı keser savaşı, bilir misin? Phrygios, kızın babasıyla oturup konuştu. Belki biraz şarap ikram etti, belki de kaderin oyununa boyun eğdiler, kim bilir? Sonunda, birbirine düşman bu iki şehir, kızın ve kralın aşkıyla barışa kapı araladı. Savaş bitti, insanlar huzura erdi.
Yani demem o ki çocuk, bazen bir kralın gururundan vazgeçmesi, koca bir krallığın kurtuluşu olur. Phrygios, bir bakışta sadece kalbini değil, tüm şehrin geleceğini de kazanmış oldu. Kadehini hayatın bu beklenmedik dönemeçlerine kaldır; çünkü en büyük kahramanlık, savaşmak değil, sevmek uğruna barışı seçebilmektir.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun yanaklı küçük yolcum; masalların yaldızlı sayfalarında yazmayan, üzerine toz kondurulmuş o kadim sırrı duymaya hazır mısın? Elindeki testi şarapla değil, sadece biraz neşeyle dolu olsun ki gerçeklerin ağırlığı ruhunu ezmesin. Bugün sana Miletos’un, o taş duvarların ardına saklanmış bir kralın; Phrygios’un hikayesini fısıldayacağım.
Hani şu destanlarda adı "Phrygialı" diye anılan, sanki kendine ait bir kimliği yokmuş gibi sadece kökeniyle etiketlenen adam... O, tahtı babasından devraldığında herkes onu güçlü bir hükümdar sandı. Oysa kral dediğin nedir bilir misin? Sadece daha büyük bir kafesin bekçisi. Phrygios da diğerleri gibi, krallıkların soğuk hırsları arasında sıkışıp kalmıştı.
Bak, gözlerimin içine bak benim canım yavrum; o şaşaalı Artemis şenliklerini görürsün ama ardındaki gölgeleri göremezsin. Phrygios orada, Myus’un o gaddar zorbasının kızını gördü. Herkes bunu bir "aşk" masalı gibi anlatır; sanki iki şehir arasındaki o kanlı savaşı bitiren şey, bir çift gözdeki büyüymüş gibi. Ama gerçeği fısıldayayım mı? O savaşın bedelini, kralların masalarındaki kararlarla hayatları birer piyona dönüştürülen insanlar ödedi. Zorba, kızını bir kalkan gibi kullandı; Phrygios ise o kalkanın arkasına saklanıp "barış" dedi. Oysa barış dedikleri şey, sadece bir güç sahibinin, bir başkasının mülküne el koyma biçimiydi.
Hekabe’nin çığlıklarını duyanlar, Kassandra’nın neden susturulduğunu anlayanlar bilir; bu dünyada ne krallar hatasızdır ne de sınırlar kutsal. Phrygios, bir kadının ruhunu görmedi, bir anlaşmanın mührünü gördü. Myus ile Miletos arasındaki kılıçlar, bir genç kızın kaderiyle takas edildi. O günden sonra kimse o kızın ne hissettiğini, o zorbanın gölgesinden kurtulup kurtulmadığını sormadı. Sadece "Phrygios barışı getirdi" dediler. Oysa barış, sessizliğin hüküm sürdüğü bir mezarlık olabilir bazen.
Dinle beni güzel evladım, kralların taçları altınla değil, sessiz bırakılanların gözyaşlarıyla parlar. Eğer bir gün sana bir kahraman anlatsalar, dur ve şunu düşün: Bu adamın "huzuru" için, kaç kişi kendi sesini kaybetmek zorunda kaldı? İşte, Mytho Anarkhia’nın başladığı yer tam da burasıdır; soru sormaktan korkmayan bir yüreğin, yalanların yaldızını kazıdığı an...