Thesauros Mythology Phriksos

Phriksos

Phriksos

Üvey annesinden kaçan Phriksos, altın postlu koçla Kolkhis'e ulaşır. Koçu kurban edip postu kral Aietes'e armağan eder; böylece büyük macera başlar.

Athamas ile bulut tanrıçası Nephele’nin soyundan gelen Phriksos, iktidarın hiyerarşik hırsı ile bir figürün diğeri üzerindeki mutlak hüküm kurma arzusunun kurbanı olur. Üvey anne İno’nun, iktidar alanını genişletmek adına gerçekleştirdiği yok etme girişimi, çocukları bir sandığa kapatıp okyanusun insafına terk edecek kadar pervasızdır; zira tahakküm, kendi varlığını sürdürmek için en savunmasız olanın biyolojik varlığını bir engel olarak görür.

Bu dikey baskıdan kaçış, ilahi bir müdahale gibi görünse de aslında kaçışı organize eden altın postlu koç, otoritenin mekansal yer değiştirmesinden başka bir şey değildir. Helle’nin denize düşerek sulara teslim olması, merkezi otoritenin yarattığı baskı ortamında bireyin yersizleşmesinin kaçınılmaz bedelidir. Phriksos ise Kolkhis’e vardığında, sadece bir mekan değişikliği yapmaz; hayatta kalmasını sağlayan koçu, efendisi Zeus’un adına kurban ederek, kendini kurtaran gücü de bir üst erk odağına biat ettirir. Sonunda, elde ettiği postu bölgenin hükümdarı Aietes’e bir armağan olarak sunması, özgürleşme çabasının bile sistemin kendi yasalarına, yani iktidar devretme ritüellerine nasıl boyun eğdiğini gösteren son bir halkadır.
Silenos
Bakın hele, gözlerinizdeki o merak pırıltısı ne güzel! Yaklaşın, ateşin yanına kıvrılın da size uzak diyarlardan, rüzgarın bile adını fısıldarken çekindiği bir delikanlının, Phriksos’un hikayesini anlatayım.

Athamas adında bir kral vardı, bir de bulutlar kadar uçarı, gökyüzü sakinlerinin yeryüzündeki gölgesi gibi olan annesi Nephele. Mutluydular elbet ama dünya dediğin yer bazen sert rüzgarların estiği, insanların kalbinin katılaştığı bir yerdir. Phriksos ve kardeşi Helle, üvey anneleri İno’nun kıskançlık dolu oyunlarıyla baş başa kalıverdiler. Kadın o kadar hırslıydı ki, gencecik yavruları bir sandığa koyup denizin insafına terk etti.

İşte tam o sırada, göklerin hakimi Zeus’un emriyle mi yoksa kaderin gizli bir cilvesiyle mi bilinmez, altın tüyleri güneşten ödünç alınmış gibi parlayan devasa bir koç peyda oldu. Phriksos ve Helle, bu mucizevi yaratığın sırtına tutundular. Düşünsenize, bulutların arasında, masmavi denizin üzerinde uçtuğunuzu! Ne yazık ki, korku bazen en cesur kalbi bile yorar; güzel Helle, altındaki köpüklü suların çağıran sesine dayanamayıp denize düştü. Helle, denizin hırçın sularında kaybolurken, Phriksos sımsıkı tutundu o altın yelelere.

Yorgun ama hayatta; Phriksos, Kolkhis topraklarına ulaştığında koç yere indi. Bu öyle bir hayvandı ki, bakışları bile sanki başka dünyalardan gelmişti. Phriksos, hem bir minnet nişanesi olarak hem de o kutlu emaneti artık taşıyamayacağını bildiğinden, koçu Zeus’a sundu. O paha biçilmez altın postu da, kendisini topraklarında ağırlayan Kral Aietes’e bir hediye olarak bıraktı.

İşte dostlarım, o meşhur Altın Post’un hikayesi böyle başladı. Bir gün birileri çıkıp o postun peşine düşecek, gemilerle açık denizlere açılacak ama o başka bir geceye kalsın. Şimdi söyleyin bakalım, siz olsanız o altın koçun sırtında gökyüzüne doğru uçmaya cesaret edebilir miydiniz?

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme