Erymanthos ormanlarının derinliklerinde, ağaçların fısıltıları arasında yaşayan, at bedenli ama insan kalpli bir dostumuz vardı: Pholos. O, diğer at adamlar gibi vahşi değildi; elinde mızrak yerine her zaman bir parça nezaket taşırdı.
Bir gün, güneşin altın rengi saçlı yiğidi Herakles, kocaman bir domuzun peşinden yorulmuş bir halde Pholosun kapısını çaldı. Pholos onu öyle içten karşıladı ki, sanırsın uzun zamandır beklediği bir misafiriydi. Kendisi aslında doğanın sunduğu çiğ yiyeceklerle beslense de, ocağını yaktı, misafirine en lezzetli etleri kızarttı. Herakles karnını doyururken, biraz da içini ferahlatmak için serin bir şeyler istedi.
Pholos aslında biraz çekindi, çünkü o fıçı, ormandaki tüm at adamların ortak hazinesiydi. Ama dostluk ağır bastı, nazikçe fıçının kapağını araladı. O mis gibi kokular ormanın dört bir yanına yayılınca, olanlar oldu! Kokuya gelen diğer öfkeli at adamlar, ellerinde dallar ve taşlarla baskın yaptılar. Ortalık bir anda karıştı, her yer toz duman oldu.
Bizim yiğit Herakles, arkadaşını korumak için ortaya atılınca, kavga büyüdü ve diğerleri kaçmak zorunda kaldı. Ancak o sırada çok üzücü bir şey oldu. Pholos, yerde duran ok uçlarından birini merakla incelerken, ok elinden kayıp ayağına battı. O nazik ve bilge yüreği, bu küçük kazayı kaldıramadı.
Herakles, bu sevgi dolu dostunu kaybettiği için çok üzüldü. Onu ormanın en güzel, en huzurlu yerine, sanki bir yıldızın göğe gömülmesi gibi büyük bir saygıyla uğurladı. Şimdi ne zaman ormanda rüzgar tatlı tatlı esse, Pholosun o misafirperver ruhunun ağaçlar arasında dolaştığını hissederiz.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana kitapların "kahraman" diye parlatıp sunduğu kişilerin, kendi hırslarını doyurmak için nasıl yıkımlar saçtığını anlatacağım. Bugün, gölgede kalmış bilge bir Centauros olan Pholos’un hikayesini fısıldayacağım sana.
Pholos, kaba kuvvetin hüküm sürdüğü o ormanlarda, bilgeliğiyle yaşayan bir sessizdi. O, diğerleri gibi çiğ etin hırsına kapılmamış, nezaketi seçmişti. Herakles adındaki o "büyük" yiğit kapısına geldiğinde, Pholos ona yüreğini ve sofrasını açtı. Kendi doğasına aykırı olmasına rağmen, konuğunun hatırı için ateşler yaktı, etler kızarttı. Ancak Güçlüler'in dünyasında nezaket, hep bir bedel ödetir.
Herakles, sadece açlığını gidermekle yetinmedi; o meşhur, paylaşılamaz olan o özel şarabın kokusunu alınca, Pholos'un "Bu, hepimizin malıdır, kuralları çiğneyemem" şeklindeki haklı uyarısını bir çırpıda ezip geçti. Güçlü olan, her zaman "kendi" istediğini yasadan üstün görür.
Şarabın kokusu yayıldığında, ormanın öfkeli sakinleri -yani diğer Centauroslar- bu haksızlığa karşı çerağlarla ve taşlarla yürüdüler. Oysa onlar, sistemin kışkırttığı piyonlardı; sadece ellerinden alınanı geri istiyorlardı. Çıkan kargaşada Herakles, o kutsal öfkesini ve zehirli oklarını ormana kusarken, Pholos'un tek suçu, o çatışmanın tam ortasında kalmaktı.
Pholos, bir başka kurbanın bedeninden çıkan o zehirli oku hayretle incelerken, kendi sonunu hazırladı. O küçücük, basit bir dikkatsizlik değil, sistemin yarattığı şiddetin bir kurbanıydı. O bilge ruh, ayağına batan zehirli bir okla, sessizliğin içine gömüldü. Herakles, onu gömerken gözyaşı döktü elbet; ama bu pişmanlık, yarattığı yıkımı geri getirdi mi?
Unutma evlat; krallar ve kahramanlar şölenlerini kurarken, o şölenin hesabı hep en nazik olanlara, sessiz kalanlara ödetilir. Gerçek, o zehirli okun ucunda, saklı kalmış bir hüzündür.