Gelin bakalım, yaklaşın ateşin başına... Ayaklarınızı uzatın, hele bir soluklanın. Size anlatacağım hikaye, adı denizin derinliklerinden gelen bir çocuğun, Phokos’un hüzünlü türküsüdür.
Eski zamanlarda, Aiakos adında bir kral vardı; hani şu adaletiyle gökyüzü sakinlerinin bile takdirini kazananlardan. Aiakos, gönlünü denizlerin kıvrımlı dalgalarında yaşayan, Nereus’un kızı Psamathe’ye kaptırdı. Ama gelin görün ki Psamathe, bir ölümlüyle karşılaşınca ne yapacağını şaşırdı; hemen hünerini konuşturup bir fok balığına dönüştü. O gün, o kumsalda yaşanan bu tuhaf kaçamaktan, adı fok balığı anlamına gelen Phokos dünyaya geldi.
Phokos, denizin tuzunu ve okyanusun gizemini ruhunda taşıyarak büyüdü. Ancak Aigina adasının dar sınırları, bu gencin yüreğine sığmadı. Yola koyuldu, dümenini Yunanistan’ın içlerine kırdı ve bugün hala adını taşıyan Phokis bölgesinin temellerini attı. Zekiydi, cevvaldi; babasının gururu, toprağın efendisiydi.
Fakat biliyorsunuz, kardeşlik bağı bazen en keskin kılıçtan daha yaralayıcı olabilir. Phokos, yurduna, yani Aigina’ya geri döndüğünde, kardeşleri Peleus ve Telamon onu büyük bir sevinçle karşılamadı. Aksine, içlerinde büyüttükleri o zehirli kıskançlık, bir anlık öfkeyle birleşti. O güzelim genç, kendi kardeşlerinin elinde, kanlı bir oyunun kurbanı olup gitti.
Psamathe, evladının acısını denizin en derin mağaralarında duydu. Bir anne yüreği yanınca, doğa bile ona eşlik eder. Psamathe, Peleus’un peşine bir kurt saldı; hani şu aç, gözü dönmüş, sürüleri silip süpüren cinsten bir canavar. Peleus kaçtı, kaçtı ama nereye kadar? Sonunda Thetis’in araya girmesiyle o vahşi kurt, olduğu yerde donup kaldı.
Şimdi Aigina’nın bir kıyısında, güneşin altında sertleşmiş bir taşa bakın. Bazıları onun sadece bir kaya olduğunu sanır ama o, bir annenin yasını ve kardeşliğin kaybını içine hapsetmiş eski bir cellattır.
Hadi bakalım, şarabınızdan bir yudum alın ve derin düşüncelere dalın. İnsan dediğin varlık, bir fok balığının zarafetiyle doğsa da, bazen kendi gölgesinde bile boğulabiliyor. Anlatacak çok şey var ama gece ilerliyor; bir sonraki hikayeye kadar, rüzgarın ne dediğine iyi kulak verin.
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan, üzerine toz kondurulmuş o eski, çatlak duvarların arkasında saklanan bir sır var... Yanına yaklaş, şarap kadehimi sadece neşenin hatırına şöyle bir kenara bırakıyorum. Bugün sana, ismi denizlerin derinliklerinden gelen ama karanın hırslı ellerinde boğulan bir çocuktan bahsedeceğim.
Phokos... Adı, annesi Psamathe'nin bir insandan, bir kraldan kaçarken büründüğü fok balığı kılığından gelir. Düşünsene, özgür bir deniz varlığının, otoriteyi temsil eden bir kralla karşılaştığında kendini güvende hissetmek için bir hayvana dönüşmek zorunda kalmasını. Phokos, o hiyerarşinin, o kısıtlayıcı saray duvarlarının arasında doğan bir "farklı"ydı. Kendi bölgesini, Phokis'i kurup kendi yolunu çizmek istedi ama kralların dünyasında "kendine ait bir yol" seçmek, en büyük suçtur.
Ah evlat, güzel gözlü evlat... Peleus ve Telamon, hani şu destanlarda büyük kahramanlar diye övülen o isimler yok mu? Onlar, kardeşleri Phokos'un başarısını, ışığını ve kendi başının çaresine bakabilme yetisini kıskandılar. Güç, insanın içindeki o karanlık çukuru besler. Otorite dediğin şey, sadece dışarıdaki düşmana değil, kardeşin kardeşine olan bakışına da zehir saçar. Kendi hırslarının ağırlığı altında ezilen bu iki abi, Phokos'un canına kıydı. Onu, sadece daha parlak olduğu için toprağa gömdüler.
Sistemin çarkları bazen böyle işler; parlayan birini gördüğünüzde onu korumak yerine, kendi gölgenizi büyütmek için söndürmeye çalışırsınız. Psamathe mi? O, bir anne olarak yasını tutarken adaleti kendi yöntemleriyle aradı. Gönderdiği kurt, aslında sistemin yarattığı o karanlık vicdan azabının bir sembolüydü. Sonunda, Thetis’in ricasıyla o kurt bir taşa dönüştü. Neden mi? Çünkü bu dünyada, kralın zulmünü durduracak olan şey genellikle merhamet değil, sadece soğuk, katı ve geri dönülemez bir sessizliktir.
Görüyor musun sevgili dostum, kralların tarihini yazanlar, kardeşini katledenleri kahraman ilan ederken, Phokos'un hikayesini bir dipnota hapsettiler. Ama hakikat, o taş heykelin bakışlarında hala gizli. Gücün peşinde koşanlar birbirlerini yok ederken, gerçeğin peşinden gidenler, o taşın kalbinde sessizce beklerler. Şimdi gözlerini kapat ve denizin o fok balıklarına fısıldadığı şarkıyı dinle; orada, iktidarın yalanları değil, sadece özgürlüğün ürkek soluğu var.