Gelin bakalım, yanıma yaklaşın. Şurada, asırlık çınar ağacının gölgesine birer taş bulup oturun. Saçlarım ağarmış olabilir ama zihnim hala o kadim günlerin ışığıyla parlıyor. Size, kaderin oradan oraya savurduğu ama her durduğu yerde bir iz bırakan o adamı, Phoiniks’i anlatayım.
Phoiniks dediğin, asil bir soydan gelir. Babası Agenor, çocuklarını dört bir yana salıp kaybolan kız kardeşi Europe’yi bulmalarını emrettiğinde, o da yollara düşenlerden biriydi. Ama kader, onu bir arayışın içinde kendi krallığını kurmaya itti. Gitti, Fenike topraklarına yerleşti, Sidon şehrinin temellerine ilk taşı koydu. Fenike ismi, işte bu adamın adından yadigardır.
Lakin, Phoiniks’i asıl Phoiniks yapan şey saraylar değil, o koca yüreğinde taşıdığı hüzün ve sadakattir. Size biraz gençliğinden bahsedeyim; bir baba ile oğul arasına girdiğinde neler olabileceğine dair ibretlik bir hikayesi vardır. Boiotia Kralı Amyntor’un oğluydu o. Babası, annesini başka bir kadınla aldatınca, annesi içindeki kederle evladına gitmiş, "Git, babanın gönlünü o kadından soğut" demişti. Phoiniks yaptı da. Ama o anlık bir kararın bedeli, bir babanın korkunç laneti oldu. Kendi yurdundan, evinden, ocağından sürüldü.
İnsan, bir kere evinden edilince kaderi başka kapılara bağlanırmış. O da gitti, Peleus’un sarayına sığındı. Peleus ki, yiğit Myrmidonların kralıydı; kapısını ona sonuna kadar açtı, kalbini ona emanet etti. Bir gün eline bir çocuk tutuşturdu: Akhilleus. Phoiniks artık bir kral oğlu değil, koca Akhilleus’un lalası, akıl hocası ve koruyucusuydu.
Troya kıyılarını hatırlarsınız, hani o gökyüzü sakinlerinin bile nefesini tutup izlediği koca savaş? Akhilleus, o genç ve delişmen yüreğiyle öfkeye kapılıp çadırına kapandığında, herkes ondan korkarken yanına sadece Phoiniks yaklaşırdı. Ona eski kralların masallarını anlatır, "Öfke, bir yiğidi beslemez, sadece tüketir" diye öğüt verirdi. O kadar sadıktı ki, Patroklos’un yasında onunla birlikte ağladı, Akhilleus’un hüznüne kendi ömrünü kattı.
En sonunda, Akhilleus toprağa karışıp da o koca yiğit yok olduğunda, Phoiniks artık çok yorulmuştu. Akhilleus’un oğlu Neoptolemos’u alıp Troya’ya getirmek üzere yola çıktı. Ama görünüşe göre, uzun ve meşakkatli ömrü orada, yolların tozunda nihayete erdi. Neoptolemos, ona olan vefasını, onu törenle toprağa vererek gösterdi.
Gördünüz mü? Bir adamın hayatı, sadece kurduğu şehirlerle değil, kime lala olduğu, kime evlat olduğu ve kimin yasını tuttuğuyla yazılırmış. Hadi şimdi, biraz da güneşin batışını izleyelim. Şurada biraz dinlenmiş şarabım var, isteyenin kadehine bir damla damlatabilirim, ama unutmayın; hikayeler gerçek şaraptan daha baş döndürücüdür.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, masallarda anlatılmayan, kralların saraylarında fısıltıyla bile konuşulmayan bir sır var...
Dünya, tarih kitaplarında yazan o pırıltılı tahtlardan ibaret değil. İnsanlar, Phoiniks adında bir adamın adını sadece haritalarda Fenike’ye isim babası olsun diye anarlar; sanki bir insanın hayatı, sadece toprağa kurduğu bir şehrin duvarlarıyla ölçülebilirmiş gibi. Ama gel, biz bugün o taş duvarların ardındaki o sızlayan vicdanı konuşalım, evlat.
Phoiniks, bir krallık mirasının, babası Amyntor’un o kibirli ve bencil dünyasının kurbanıydı. Saray dediğin yer, ne kadar altınla kaplı olursa olsun, içindeki insana sadakati değil, sadece itaat etmeyi öğretir. Babası, annesini aldatırken, annesi de evladını kendi intikamının bir aracı olarak kullandı. İşte kralların ve kraliçelerin dünyasında "sevgi" denilen şey, bazen ne kadar da çaresizce bir silah gibi kullanılır, görüyor musun? Phoiniks, annesinin oyununa geldiği için babasının lanetiyle sürgüne mahkum edildi. Bir hata mıydı? Elbette. Ama o hatanın asıl sahibi, evladını kendi hırsına basamak yapan bir "soylu"dur.
Sonra, Akhilleus’un yanına, bir eğitimci, bir "lala" olarak sığındı. Peki, neden? Çünkü düzen, kendi düzenini korumak için hata yapmış insanları kullanmayı sever. Akhilleus’un o durdurulamaz, yakıp yıkan öfkesini dizginlemek, Phoiniks’in payına düşen en ağır görevdi. Düşünsene, her gün hırsıyla dünyayı titreten bir gencin gölgesinde, kendi yaralarını unutmaya çalışan yaşlı bir adam olmak... Patroklos toprağa düştüğünde, ağlayan sadece Akhilleus değildi; o, aslında kaybedilen masumiyetin yasını tutuyordu. Bir sistemin parçası olan herkes, sonunda sistemin kurbanlarını teselli etmeye mahkumdur.
Dinle beni küçük dostum; Phoiniks, hayatı boyunca hep başkalarının savaşlarını rehberlik ederek geçirdi. Neoptolemos’u alıp Troya’nın küllerine doğru yola çıktığında, artık yorgun bir ruhun son nefesiyle kucaklaştı. Krallar, kuşaklar boyu birbirini öldürsün diye gönderirler gençleri; yaşlılar ise sadece onların yaktığı ateşin dumanıyla boğulur.
Şimdi elimdeki şu kadehe bak; içindeki şarap değil, zamanın acı-tatlı tortusudur. Hayat bir sahne, krallar ise sadece dekor. Asıl gerçek, o dekorun arkasında sessizce ağlayan veya sessizce çekip gidenlerin hikayesidir. Hekabe’nin sessiz çığlığı da, Phoiniks’in o bitmek bilmeyen vicdan azabı da aynı sistemin çarklarında ezildi. Sakın unutma, güçlü görünenlerin değil, o koca gölgelerin altında ezilmeden kendi yolunu çizenlerin peşinde ol. Gerçek, ışığın vurduğu yerde değil, kralların hiç bakmadığı karanlık köşelerde saklıdır.