Bak evlat, şöyle ateşin biraz daha sağına, o yumuşak otların üzerine kurul da anlatayım. Gözlerini kısınca gördüğün o gölgeler var ya; hani bazen orman derinleştiğinde ya da gece en koyu rengine büründüğünde insanın içini ürperten o garip his... İşte o, savaş meydanlarının en sessiz ama en hızlı konuğudur: Phobos.
Şimdi belki “Silenos, bu isim bana yabancı değil sanki” diyeceksin. Haklısın, çünkü o, Deimos’un yani dehşetin ikiz kardeşi gibidir. Onlar, savaş tanrısı Ares’in yanından hiç ayrılmayan, altın arabasının dizginlerini tutan o yorulmak bilmez yol arkadaşlarıdır.
Phobos, kılıçların şakırtısı başlamadan önce orduların arasına süzülen o görünmez eldir. Hani yiğit bir savaşçı bile olsa, birden kalbi küt küt atmaya başlar, avuçları terler ve arkasına bakmadan kaçmak ister ya; işte o an, Phobos’un nefesi ensesindedir. O, sadece bir korku değil, o korkunun bizzat kendisidir. Ama dur, hemen öyle kaşlarını çatma! Gökyüzü sakinlerinin dünyasında hiçbir şey sebepsiz değildir.
İnsanlar ona “kötü” der, “kalpsiz” der; oysa Phobos, sadece savaşın kendi doğasını yansıtır. Bak, Akhilleus Truva surlarının önünde kükrediğinde, sadece kılıcıyla değil, o duruşuyla da düşmanlarının yüreğine Phobos’u salardı. Yani o, sadece bir kaçışın sebebi değil, bazen de zaferin ilk adımıdır.
Kardeşi Deimos, insanların kanını donduran o büyük felaketlerin, yıkımın soğuk nefesidir. Phobos ise daha çok o anlık tutulan nefesin, kalp çarpıntısının adıdır. Ares, savaş alanına kendi arabasıyla indiğinde, bu iki kardeş arabanın tekerlekleri arasında toz gibi savrulur. Biri dehşet verir, diğeri ise o dehşetin yarattığı paniği yönetir.
Bilirsin, şarap kadehimdeki son damla gibi, hayat da bazen bulanıktır; kimin cesur kimin korkak olduğunu, ancak savaşın o sisli puslu sabahında Phobos’un kanat çırpışları belli eder. Tanrılar dünyasında her birinin bir işi vardır; kimi aşkı dokur, kimi adaleti teraziye koyar. Phobos ise insanların en savunmasız, en insan oldukları anlarda ortaya çıkar. Çünkü korku, evlat, aslında insanın kendine sorduğu ilk sorudur: “Benim yerim burası mı?”
Şimdi, bir dahaki sefere bir orman yolunda yürürken arkandan bir dal çıtırtısı duyup da aniden hızlanırsan, korkma. Sadece Phobos’un bir anlık şakasına gelmişsindir. O biraz yaramazdır, Ares’in yanında büyümenin getirdiği bir alışkanlık işte; her şeye bir telaş, her şeye bir gizem katmak ister. Ama unutma, ışık ne kadar parlaksa, Phobos’un gölgesi o kadar uzun olur.
Hadi, şimdi ateşin başına biraz daha yaklaş; gece soğuyor, Phobos’un esintisi bugünlük yeter. Başka bir gece, Ares’in o gürültülü gürzü üzerine konuşuruz.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kulaklarını yaklaştır, çünkü kadehimdeki şarabın neşesi kadar keskin, ama bir o kadar da acı olan o gerçeği ancak sessizliği dinlemeyi bilenler duyar. Bugün sana korkunun çehresini, o meşhur Phobos’u anlatacağım.
Phobos, derler ki savaş alanında tanrıların dehşetidir. Ancak krallar, o hırslı Agamemnonlar ve zafer sarhoşu komutanlar, Phobos’u bir canavar gibi sunmayı severler. Neden mi? Çünkü korkan insan, sorgulamayı bırakır. İnsanlara "Savaş kutsaldır" dediklerinde, Phobos'un aslında bir yansıma olduğunu söylemeyi unuturlar.
Bak güzel evladım, şunu iyi belle: Phobos, sadece Ares’in oğlu değildir. O, güç sahiplerinin kurduğu o büyük çarkın dişlilerinde ezilenlerin titreyişidir. Kardeşi Deimos ile birlikte, kralların masalarında bir piyon gibi kullanılırlar. Biri dehşeti saçar, diğeri o dehşetin yarattığı dehşeti... Sistem, korkuyu bir kalkan gibi kullanır. Sana "korkmalısın" dediklerinde aslında senin o anki uyanıklığını, o tertemiz vicdanını örtmek isterler.
Hatırla; Patroklos’un o son anlarını ya da Hekabe’nin sessiz çığlığını... Onlar Phobos’la tanıştıklarında, bu sadece bir savaş meydanındaki titreme değildi. Bu, adaletsizliğin, haksız gücün üzerlerine bir gölge gibi çöküşüydü. Krallar, kendi ihtiraslı oyunlarında Phobos’u bir kukla gibi oynatırken; aslında kendi içlerindeki o derin, bitmek bilmeyen korkuyu, yani kendi zavallılıklarını gizlemeye çalışıyorlardı.
Dinle beni bilge ruhlu evlat; korku, bazen sistemi ayakta tutan en büyük duvardır. Bir gün, o meşhur kahramanların kılıçlarını yere bırakıp, neden korktuklarını kendine sorduğunu görürsen, işte o an gerçeğe yaklaşmışsın demektir. Phobos bir tanrı değil, insanlık tarihine yazılmış korkak bir yalandır. Sen o yalanın içine değil, arkasındaki o berrak hakikate bakmayı öğren. Zira gerçek, kralların tahtlarından daha yüksekte, çocukların hayallerindeki o sarsılmaz cesarette gizlidir.
Şimdi uyu ve hatırla: Hiçbir otorite, senin içindeki o saf cesaretten daha güçlü değildir. Korkuyu yöneten, dünyayı yönettiğini sanır; ama aslında sadece kendi gölgesinden kaçıyordur.