Gel bakayım şöyle, ateşin başına yaklaş. Ayaklarını uzat, şu kuru dalları ateşe at da biraz daha ısınsın içimiz. Bugün sana Trakya’nın talihsiz kralı Phineus’un hikayesini anlatacağım. Hani şu elinde sofrası varken açlıktan nefesi kokan adamın...
Phineus, aslına bakarsan çok zeki bir adamdı. Geleceği okuma yeteneği vardı; gökyüzü sakinleri ona kuşların dilini, yıldızların fısıltısını öğretmişti. Ama dostum, bazı sırlar vardır ki insanın başına dert açar. O da biraz fazla konuştu, tanrıların gizli planlarını ifşa etti. Zeus, hani şu Olimpos’un gürültülü efendisi, buna çok sinirlendi. Adamı hem kör etti hem de başına eşi benzeri görülmemiş bir lanet sardı.
Şimdi gözünde canlandır: Phineus, önünde dünyanın en nefis yemekleri, en taze meyveleriyle dolu bir sofra... Ama tam bir lokma ağzına götürecek ki, gökyüzünden "Harpyalar" iner. Bu Harpyalar, hani şu yarı kadın yarı kuş, pençeleri keskin, çığlıkları insanın kulağını sağır eden o yaratıklar... Gelirler, sofradaki her şeyi kapar, yedikleri yemeğin üstüne de öyle bir koku bırakırlar ki, insan değil, en aç kurt bile o yemeğe yaklaşamaz. Phineus, o ziyafetin başında, burnunun ucundaki nefis yemeklere bakarak açlıktan titrerdi.
Derken bir gün, meşhur *Argonautlar* çıkageldi. İason ve onun kahraman tayfası, altın postun peşinde yelken açarken kralın kapısını çaldılar. Phineus, "Eğer," dedi, "şu kanatlı belalardan beni kurtarırsanız, size yolunuzu gösteririm."
Boreas’ın oğullarıyani kuzey rüzgarının hızlı ve çevik çocuklarıhemen harekete geçtiler. Kılıçlarını çektiler, o pisboğaz kuşları kovaladılar. Harpyalar öyle bir kaçtı ki, bir daha arkalarına bile bakmadılar. Phineus, yıllar sonra ilk kez karnını doyurduğunda, gözleri görmese bile yüzündeki o rahatlama ifadesi görülmeye değerdi.
İşte böyle küçük dostum. Bilgelik bazen dünyanın en büyük hediyesidir, bazen de en ağır yükü. Phineus, tanrıların sınırlarını zorlamanın bedelini ödedi ama sonunda bir nebze huzura erdi. Şimdi git, biraz süt iç, biraz dinlen. Yarın yine gel, sana belki Kirke’nin o büyüleyici adasını ya da Hekabe’nin bitmek bilmeyen kederini anlatırım. Dünya, bir kadeh şarabın dibindeki tortu kadar karmaşık ve bir o kadar da lezzetlidir; yeter ki nereye bakacağını bil.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, kulaklarını iyice aç. Masallarda anlatılmayan, o devasa kütüphanelerin tozlu raflarında bile bulamayacağın bir sır var... İnsanlar kralların altın tahtlarına bakıp büyülenirler, ama o tahtların altında nelerin ezildiğini hiç düşünmezler. Bugün sana, tanrıların "adalet" diye sunduğu o acımasız oyunun kurbanlarından biri olan Phineus'tan bahsedeceğim.
Görüyorsun ya evlat, Phineus aslında bir kraldı. Hem de öyle sıradan bir kral değil, geleceği görebilen bir kahin. Ama biliyor musun, kahin olmak, tanrıların sırlarını çalmak demektir ve bu dünyada hiçbir hırsız cezasız kalmaz. O, tanrıların "insanlardan saklı tutulması gereken" o karanlık gerçekleri, herkesin ortasında, sözüyle ifşa etti. İşte o zaman, Zeus'un o meşhur gök gürültülü otoritesi devreye girdi.
Otorite, kendisini sorgulayanı sadece susturmaz; onu kendi yarattığı bir utanç çemberine hapseder. Phineus’u gözlerinden mahrum edip, başına Harpyalar'ı, yani o "tanrısal hizmetkarları" musallat ettiler. Bir düşün: Tam bir parça ekmek ağzına götürecekken, gökyüzünden inen keskin pençeler o lokmayı çalıp, üzerine de pis kokulu bir leke bırakıyor. Bu sadece bir ceza mı sanıyorsun? Hayır güzel evladım, bu bir sindirme operasyonuydu. Phineus, karnını doyurmaya çalışırken aslında kendi onurunun parça parça koparılışını izlemek zorunda bırakıldı.
Argo gemisiyle gelen o kahraman tayfası -Argonautlar- onu kurtardıklarında, aslında sadece bir adamı değil, sistemin dişlilerine sıkışmış bir aklı özgür bıraktılar. Onlar, Harpyalar'ı kovduklarında, korkunun sadece bir illüzyon olduğunu gösterdiler. Ancak şunu unutma, sevgili dostum; güç sahipleri, Phineus gibi gerçeği söyleyenleri her zaman "cezalandırılmış bir zavallı" olarak göstermek ister ki, başkaları da benzer bir cesaret göstermesin.
Şimdi elindeki o taze meyveye bak ve şükret. Kimsenin senin lokmana el koymadığı, kimsenin kahinliğini yasaklamadığı bir hayatın huzurunu taşı. Bir yudum neşe, bir miktar bilgece şarap ve sorgulayan bir zihin... İşte özgürlük budur. Gerçek, bazen bir Harpyanın kanat çırpışında değil, o kanatların yarattığı rüzgara rağmen başını dik tutabilmektedir.
Unutma, krallar gelir geçer ama Phineus gibi sistemin çatlaklarından sızan gerçekler, bir gün mutlaka o altın tahtları yerle bir eder. Şimdi git ve gördüğün her "mutlak gerçeğin" altına bak; orada mutlaka başka bir hikaye saklıdır.