Gelin bakalım şöyle, ateşin etrafına dizilin. Biraz soluklanın, size öyle bir adamdan bahsedeceğim ki, hem gökyüzü sakinlerinin gazabını çekmiş hem de onların lütfuyla iyileşmeyi bilmiştir. Adı Philoktetes; okçuların en keskini, en mahareti.
Troya’ya doğru yola çıkan o koca Akha donanmasını hatırlarsınız. Yirmi tane gemi, her birinde ellişer tane kürekçi... Hepsi onun komutasındaydı. Ama gelin görün ki kaderin ağları bazen hiç beklenmedik yerlerden örülür. Philoktetes, daha büyük savaşın dumanı tütmeden, yolda kutsal Lemnos adasında korkunç bir acıyla baş başa kaldı. Neden mi? Bir deniz yılanı, o mahir bacağını sokmuştu. Öyle bir yara ki, ne dindi ne kapandı; üstelik etrafa yaydığı o ağır koku yüzünden dostları bile yanına yaklaşmaya çekinir oldu.
Ah, o kurnaz Odysseus yok mu? "Bunu burada bırakalım," dedi, Akhaları ikna etti. Koskoca kral, on yıl boyunca kuşlarla, böceklerle, tek başına, ıssız bir adada sürgüne mahkum edildi. Ama unutmayın çocuklar; hiçbir şey gizli kalmaz.
Peki, Philoktetes’in başındaki bu uğursuzluk nereden geliyordu? Her şey, kudretli Herakles ile olan dostluğuna dayanır. Herakles, o devasa kahraman bu dünyadan göçüp giderken, meşhur oklarını Philoktetes’e emanet etmişti. "Sakın," dedi Herakles, "nerede öldüğümü kimseye söyleme." Ama bazen insanın dili, bazen de gönlü dayanamaz. Philoktetes bir gün soranlara dayanamayıp ayağını yere vurmuş ve Herakles’in yattığı yeri işaret etmişti. İşte o gün, verdiği sözü tutamamanın ağırlığı çöktü üzerine; o yılan ısırığı aslında bu yemin bozuluşun bir cezasıydı.
Zaman geçtikçe Troya bir türlü düşmüyordu. Gökyüzü sakinlerinden gelen haberler kesindi: "Philoktetes'in okları olmadan o şehir aşılmaz!" Bunun üzerine, başta yine o zeki Odysseus olmak üzere, Akhilleus’un oğlu Neoptolemos’u da yanlarına alıp Lemnos’un yolunu tuttular.
Adamcağız başlangıçta çok direndi, "Beni yüzüstü bıraktınız, şimdi neden geldiniz?" diye haykırdı. Haklıydı da. Ama Odysseus bu; tatlı dille, biraz da hileyle adamın elinden o meşhur oklarını alınca, Philoktetes’in geri dönmekten başka şansı kalmadı.
Troya’ya vardıklarında, gökyüzünün ışıklı tanrısı Apollon, bizim yaralı kahramanı derin bir uykuya daldırdı. O uyurken hekimler, at adam Kheiron’un öğrettiği o şifalı otları yarasına sürdüler; çürümüş ne varsa temizlediler. Philoktetes gözlerini açtığında, artık o koku da yoktu, o acı da.
Savaş bitti, oklar hedefini buldu ve Philoktetes, o uzun ve meşakkatli yılların ardından evine, yurduna sağ salim döndü. Kimi zaman zafer, insanın sadece kılıç sallamasında değil, başına gelen felaketleri nasıl göğüslediğinde gizlidir.
Hadi şimdi herkes yerli yerine, ateş iyice korlandı. Yarın başka bir masalda buluşuruz, kadehimdeki son yudumla hepinize iyi uykular.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak minik yolcu, yıldızların parıltısı altında sana anlatılan masallarda hep bir pırıltı vardır; ama unutma ki en parlak zırhların altında bile paslı vicdanlar saklıdır. Şimdi sana, büyük komutanların kendi hırsları uğruna bir kenara attığı, ama işleri düşünce "kutsal" ilan ettiği bir adamın, Philoktetes'in iç burkan hikayesinden bahsedeceğim.
"Bir kahramanı ne zaman terk edersin?" diye sorarsan, cevabı çok basittir: Artık ona ihtiyacın kalmadığında ya da yarası, senin gösterişli ordunun huzurunu bozmaya başladığında. Philoktetes, Herakles’in en sadık dostuydu. O korkunç odun yığınının ateşini yaktığında, sadakatin ağırlığını omuzlarında taşıyordu. Fakat krallar, "yemin" denilen o ince ipliği, kendi çıkarları için ne kadar kolay koparacaklarını iyi bilirler. O, sadece bir yemin bozdu diye değil, belki de sadece "fazla gerçek" olduğu için cezalandırıldı.
Lemnos adasının ıssız kayalıklarında, on yıl boyunca o pis kokulu, irinli yarasıyla baş başa kaldı. Neden biliyor musun? Çünkü ordunun "büyük" adamları, onun acısının görüntüsünü kendi zafer yürüyüşlerine bir leke olarak gördüler. On yıl boyunca, o bir zamanlar krallara ok atan adam, kuşların peşinde bir gölge gibi dolandı. Sessizliğin çığlığı, fırtınanın sesinden daha çok yıpratır insanı, evlat.
Sonra ne mi oldu? Troya düşmeyince, o çok "akıllı" Odysseus ve yanındaki toy Neoptolemos, kapısına dayandılar. Ah, bu ne büyük bir ikiyüzlülük! İhtiyaçları kalmadığında "uğursuz" diye attıkları adamı, bu sefer "kutsal bir kehanet"in aracı ilan edip geri çağırdılar. Philoktetes, kendi onuruyla acısı arasında sıkışmışken, o meşhur okları bir düzenbazlık sonucu elinden alındı. Güç, her zaman haklı olanın değil, en büyük yalanı söyleyenin elinde parlar.
Biraz şarap içip zihnini berraklaştırdığında şunu göreceksin: İyileşmesi bir mucize değil, sadece bir araçtı. Yarası temizlendi, evet; at adam Kheiron’un otları ve hekimlerin elleriyle. Ama asıl yara, o kralların ve komutanların, bir insanı "kullanışlı bir nesne" gibi bir kenara atıp, işleri düşünce onu tekrar vitrine koyan o kirli zihniyetlerinde saklıdır.
Yolun açık olsun güzel dostum; unutma ki, tarih bazen sadece kazananların kibirle yazdığı bir kurgudur. Sen, o kurgunun içindeki insanı görmeye çalış. Kralların zafer çığlıklarından ziyade, adadaki o yalnız adamın sessizliğini duyabiliyorsan, gerçek bilgeliğe bir adım daha yaklaşmışsın demektir.