Thesauros Mythology Philoktetes

Philoktetes

Philoktetes

Herakles’in yayına sahip Philoktetes, yarası yüzünden Lemnos’a terk edilse de Troya’nın kaderini değiştirmek için on yıl sonra ordusuna geri döner.

Homeros’un İlyada’sında (II; 717vd.) okçu kimliğiyle öne çıkarılan Philoktetes, ellişer kürekçiden oluşan yirmi gemilik bir gücün başında, otoritenin bir parçası olarak tanımlanır. Ancak bu "kral" sıfatlı figür, kutsal Lemnos adasında, bedeni bir yılan ısırığıyla çürümeye terk edilmiş halde, iktidar mekanizmalarının faydacı hafızasından dışlanmıştır. Akhaoğulları’nın kendi bekaları için gözden çıkardığı bu adamın trajedisi, aslında itaatkar bir araç olarak görülmenin ve işlev bittiğinde ıssızlığa mahkum edilmenin bir portresidir.

Efsaneye göre Philoktetes, Herakles’in yadigarı olan ve mutlak güç atfedilen oklara, sadakat borcuyla mirasçılık eder. Herakles’in ölüm yerini gizleme yeminini bir anlık zayıflıkla bozması, üzerine çökecek olan felaketlerin gerekçesi sayılır; oysa bu durum, iradenin iktidar karşısında nasıl parçalandığının bir tezahürüdür. Helene’nin taliplerinden biri olarak Troya seferine çıkan Philoktetes’in Tenedos’ta yaralanması, ordunun lojistik ve estetik düzenini bozduğu gerekçesiyle Odysseus tarafından dışlanmasına yol açar. On yıl süren bu sürgün, bireyin toplumsal makinede bir "yük" olarak görüldüğü an, en yakınları tarafından nasıl nesneleştirildiğini gösterir.

Zamanla Troya’nın düşüşü için gereken kehanet, otoritelerin bu dışlanmış figüre duyduğu ihtiyacı yeniden uyandırır. İktidarın çıkarları çelişkiye düştüğünde, daha önce "pis kokusu" bahanesiyle terk edilen Philoktetes, bu kez ikna ve hileyle geri çağrılır. Odysseus’un, Neoptolemos’u da kullanarak sergilediği manipülasyonlar, devletin ihtiyaç duyduğunda nasıl bir rıza üretimi veya zor aygıtına dönüştüğünün kanıtıdır. Silahsızlandırılan ve kendi iradesi dışında savaşa sürüklenen Philoktetes, ancak ordu hekimleri tarafından sisteme uygun hale getirildikten sonra, yani "iyileştirilip" tekrar bir savaşaç haline getirildikten sonra kabul görür. Apollon’un derin uykusu ve Kheiron’un otu, yalnızca yarayı değil, bireyin devlete karşı olan direncini de uyuşturan birer araca dönüşür. Sonunda, Odysseia’da bir "mutlu dönüş" figürü olarak anılsa da, Philoktetes, iktidarın hem terk edip hem de sömürdüğü o özgürleşememiş iradenin mitolojik gölgesinde kalmaya devam eder.
Silenos
Gelin bakalım şöyle, ateşin etrafına dizilin. Biraz soluklanın, size öyle bir adamdan bahsedeceğim ki, hem gökyüzü sakinlerinin gazabını çekmiş hem de onların lütfuyla iyileşmeyi bilmiştir. Adı Philoktetes; okçuların en keskini, en mahareti.

Troya’ya doğru yola çıkan o koca Akha donanmasını hatırlarsınız. Yirmi tane gemi, her birinde ellişer tane kürekçi... Hepsi onun komutasındaydı. Ama gelin görün ki kaderin ağları bazen hiç beklenmedik yerlerden örülür. Philoktetes, daha büyük savaşın dumanı tütmeden, yolda kutsal Lemnos adasında korkunç bir acıyla baş başa kaldı. Neden mi? Bir deniz yılanı, o mahir bacağını sokmuştu. Öyle bir yara ki, ne dindi ne kapandı; üstelik etrafa yaydığı o ağır koku yüzünden dostları bile yanına yaklaşmaya çekinir oldu.

Ah, o kurnaz Odysseus yok mu? "Bunu burada bırakalım," dedi, Akhaları ikna etti. Koskoca kral, on yıl boyunca kuşlarla, böceklerle, tek başına, ıssız bir adada sürgüne mahkum edildi. Ama unutmayın çocuklar; hiçbir şey gizli kalmaz.

Peki, Philoktetes’in başındaki bu uğursuzluk nereden geliyordu? Her şey, kudretli Herakles ile olan dostluğuna dayanır. Herakles, o devasa kahraman bu dünyadan göçüp giderken, meşhur oklarını Philoktetes’e emanet etmişti. "Sakın," dedi Herakles, "nerede öldüğümü kimseye söyleme." Ama bazen insanın dili, bazen de gönlü dayanamaz. Philoktetes bir gün soranlara dayanamayıp ayağını yere vurmuş ve Herakles’in yattığı yeri işaret etmişti. İşte o gün, verdiği sözü tutamamanın ağırlığı çöktü üzerine; o yılan ısırığı aslında bu yemin bozuluşun bir cezasıydı.

Zaman geçtikçe Troya bir türlü düşmüyordu. Gökyüzü sakinlerinden gelen haberler kesindi: "Philoktetes'in okları olmadan o şehir aşılmaz!" Bunun üzerine, başta yine o zeki Odysseus olmak üzere, Akhilleus’un oğlu Neoptolemos’u da yanlarına alıp Lemnos’un yolunu tuttular.

Adamcağız başlangıçta çok direndi, "Beni yüzüstü bıraktınız, şimdi neden geldiniz?" diye haykırdı. Haklıydı da. Ama Odysseus bu; tatlı dille, biraz da hileyle adamın elinden o meşhur oklarını alınca, Philoktetes’in geri dönmekten başka şansı kalmadı.

Troya’ya vardıklarında, gökyüzünün ışıklı tanrısı Apollon, bizim yaralı kahramanı derin bir uykuya daldırdı. O uyurken hekimler, at adam Kheiron’un öğrettiği o şifalı otları yarasına sürdüler; çürümüş ne varsa temizlediler. Philoktetes gözlerini açtığında, artık o koku da yoktu, o acı da.

Savaş bitti, oklar hedefini buldu ve Philoktetes, o uzun ve meşakkatli yılların ardından evine, yurduna sağ salim döndü. Kimi zaman zafer, insanın sadece kılıç sallamasında değil, başına gelen felaketleri nasıl göğüslediğinde gizlidir.

Hadi şimdi herkes yerli yerine, ateş iyice korlandı. Yarın başka bir masalda buluşuruz, kadehimdeki son yudumla hepinize iyi uykular.

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme