Gel bakalım şöyle, otur yanıma evlat. Şu yaşlı gözler neler gördü, neler... Denizlerin köpüğü sakalıma karıştığında, bugün sana anlatacağım o gizemli halkı çok iyi tanırdım.
Odysseus’u bilirsin; hani o bitmek bilmeyen maceralarıyla başı dertten kurtulmayan, kurnaz mı kurnaz yolcu. Yıllarca dalgaların arasında oradan oraya savrulduktan sonra, yorgun argın bir gün Skherie adasının kıyılarına vurdu. Burası bildiğin yerlere benzemez; burası Phaiakların yurdudur. Kralları Alkinoos, bilge Nausithoos’un oğludur.
Phaiaklar öyle senin benim gibi karada yürüyüp giden tiplerden değildir. Gökyüzü sakinlerinin torunları gibidirler; el attıkları her iş güzelleşir, mimarileri ise sanki taşla değil, hayalle inşa edilmiştir. Ama asıl hünerleri denizdedir. Athena bile hayran kalırdı onlara. Onların gemileri... Ah, o gemiler! Yelkenleri rüzgarı beklemez, kürekleri yorulmak bilmez. Düşünce kadar hızlı, bir kuşun kanadı kadar çeviktirler. Denizler onlara "geçin gidin" diye yol verir sanki.
Odysseus’u krallar gibi ağırladılar, sofralar donattılar. O, başından geçenleri anlattıkça, Phaiaklar merakla dinlediler. Sonunda, "Yeter artık bu kadar yorgunluk," deyip onu o efsanevi gemilerinden birine bindirdiler. Odysseus yorgunluktan derin bir uykuya daldı; gözlerini açtığında İthake kıyısındaydı. Rüya mıydı bu? Gemileri, malları, ganimetleri hepsi yanındaydı ama Phaiak gemicileri sanki hiç orada olmamış gibi sessizce dönüp gitmişlerdi.
Gel gör ki, bu hızlı gidiş Poseidon’un hiç hoşuna gitmedi. Şu denizlerin huysuz, öfkeli tanrısı... Kardeşi Zeus’a gitti, "Bu Phaiaklar hadlerini aştı! Bir faniye yardım edip benim denizlerimde cirit atıyorlar," diye gürledi. "İsterim ki gemilerini parçalayayım, şehirlerini de koca bir dağla çevreleyeyim de bir daha kimseye kılavuzluk edemesinler!"
Bulutları devşiren Zeus, hafifçe gülümseyip, "Madem çok içerledin," dedi, "gemiyi limana yaklaşırken taşa çeviriver. İnsanlar görsün de şaşkınlıktan taş kesilsinler, bir geminin nasıl kaya parçasına dönüştüğünü unutmasınlar."
Öyle de oldu. Limanın girişinde bir kaya görürsen, dikkatli bak evlat; o aslında bir zamanlar rüzgarla yarışan, Phaiakların o eşsiz gemisidir. Bugün Korfu dedikleri o güzel yerde, halkın hala Alkinoos’un tanrılara nasıl yalvardığını, "Bizi dağlarla çevrelemeyin!" diye nasıl yakardığını anlattıklarını duyar gibiyim.
Şimdi, kadehimi senin o taze merakına kaldırıyorum. Dünya büyük, denizler derin; biz insanlar bazen bir taşın içine hapsolmuş bir efsaneyi göremeyecek kadar körleşiyoruz. Ama sen, sen hep bakmasını bil, olur mu?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı kralların ve tanrıların gölgesinde saklanan, kimsenin fısıldamaya cesaret edemediği bir sır var... Yanıma otur, biraz şarap eşliğinde değil ama hakikatin verdiği o hafif baş dönmesiyle dinle beni.
Phaiaklar ülkesi olan Skherie’den bahseder ozanlar. Derler ki; orası uygarlığın doruğu, gemileri düşünce hızında yüzen, Alkinoos adında bir kralın yönettiği, sanki yeryüzü cenneti bir adadır. İnsanlar onları çok sever, sanki hep gülümseyen birer çocuk gibi anlatırlar onları. Ama gerçek, evlat, her zaman o parıltılı masalın arkasındaki tozlu raflarda saklıdır.
Odysseus, o kurnaz gezgin, tüm o acı dolu yıllarından sonra buraya sığınır. Phaiaklar ona kapılarını açar, evet. Ama neden biliyor musun? Onlar için "konukseverlik" bir erdemden ziyade, kendi üstünlüklerini kanıtlama ve dünyayı kendi gemileriyle istedikleri yöne çekme oyununun bir parçasıydı. İnsanları, tanrıların bile kıskandığı bir teknolojiyle bir yerden bir yere ışınlamak... Bu, sadece bir iyilik miydi, yoksa kendi ellerindeki gücün kör edici bir gösterişi mi?
Bak sevgili evladım, krallar ve tanrılar arasındaki o meşhur konuşmaya bir bak. Poseidon, o öfkeli denizlerin efendisi, Odysseus’un bir şekilde kurtulmasına katlanamaz. Neden? Çünkü Odysseus onun oyununu bozmuştur. Otorite dediğimiz şey, evlat, kendi kurallarının dışına çıkılmasına asla tahammül etmez. Zeus ve Poseidon, o "yüce" varlıklar, Alkinoos’un halkını cezalandırmak için ne yaptılar? Onların en büyük gururu olan o muhteşem gemiyi, bir anda bir kaya yığınına çevirdiler.
Mytho Anarkhia işte burada başlar: Phaiaklar sadece birer piyondu. Bir krala yardım ettikleri için, tanrıların hırsına kurban edildiler. Alkinoos, o 'soylu' kral, halkı cezalandırılmasın diye tanrılara yakarırken, aslında kendi acizliğini itiraf ediyordu. O koskoca dağ, onların limanını kapattığında, anladılar ki sistemin tepesindekiler için küçük insanların emeği, bir geminin taşlaşmış gövdesi kadar bile değerli değildir.
Görüyor musun? Tarih kitapları Phaiakları "uygar ve becerikli denizciler" olarak yazar geçer. Ama biz biliyoruz ki, onların tek suçu, tanrıların oyununda bir anlığına özgür iradeleriyle "iyilik" yapmaya kalkışmalarıydı. Güçlüler, kendi aralarındaki kavgada bir başkasının hayatını taşa çevirecek kadar acımasız olabilirler.
Sana bugünlük bu kadar yeter, güzel dostum. Taşlaşmış bir geminin ardındaki o hüzünlü sessizliği duyabiliyorsan, artık gerçekleri görmeye başlamışsın demektir. Sakın unutma; bazı limanlar, kralların korkusu yüzünden sonsuza dek kapalı kalır. Ama gemin senin elindeyse, o dağı aşacak bir yol her zaman vardır.