Bir varmış, bir yokmuş. Uzak diyarlardan, rüzgarlı dağların ardından gelen, yüreği cesaret dolu bir prenses varmış. Adı Penthesileia. Bu genç kadın, gökyüzünün hırçın çocugunun kızıydı. Kaystros adında dünyalar tatlısı bir oğlu, Ephesos adında da torunu vardı. Hepsi kendi topraklarında huzurla yaşayıp giderlerdi.
Gel zaman git zaman, büyük şehirde işler karıştı. Hektor adında yiğit bir kahraman gidince, şehrin kralı Priamos zor duruma düştü. Bunu duyan Penthesileia, yanına en cesur arkadaşlarını aldı, atına atladığı gibi yardıma koştu. O kadar hızlıydı ki, sanki rüzgarın kanatlarını takmıştı.
Savaş alanında Akhilleus ile karşılaştı. Akhilleus, güçlü mü güçlü, yenilmez bir kahramandı. İkisi de çok yiğitti ama kaderin çizdiği yol, Penthesileia için ne yazık ki kısa sürdü. Savaşın tam ortasında, o talihsiz anda, güzel Amazon prensesi gözlerini yumdu.
Tam o sırada, büyük bir mucize oldu. Akhilleus, karşısında yatan bu cesur ve güzel kadına bakarken kalbinde bambaşka bir rüzgar esti. Onun güzelliği karşısında adeta donup kaldı, tüm öfkesi uçup gitti. Yanında bulunan Thersites adındaki aksi kişi, bu durumu görünce "Vay efendim, koca kahraman buna mı aşık oldun?" diye dalga geçmeye başladı. Ama bizim Akhilleus, kalbinin sesine hiç laf ettirir mi? Thersites'e çok kızdı ve onu oradan uzaklaştırdı.
Akhilleus'un o gün içtiği kadehlerden kalan hafif bir neşe ve hüzünle, Penthesileia'nın hatırasını ömrü boyunca unutamadığı söylenir. İşte böyle güzel çocuk, dünya üzerinde bazen savaşlar olsa da, bazen en sert kalpler bile bir bakışla yumuşayıverir. Haydi şimdi git, rüyanda o cesur prensesi ve atının toynak seslerini dinle.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik dostum, masallarda anlatılmayan bir sır var... Hani şu tozlu kütüphanelerin, altın yaldızlı kalkanların ve zafer naralarının arasında kaybolmuş bir fısıltı. İnsanlar, güçlülerin hikayelerini birer güneş gibi parlatır ki, altındaki gölgeleri kimse görmesin. Bugün sana, bir Amazon kraliçesinden, Penthesileia’dan bahsedeceğim ama sadece bir savaşçının değil, kendi kanunlarını kendi yazmış bir ruhun hikayesi bu.
Penthēsileia, Ares’in kızı olarak bilinir; efsaneler onun Kaystros adında bir oğlu olduğunu, Ephesos topraklarının onun soyundan yeşerdiğini fısıldar. Ama asıl mesele, onun neden o savaş meydanına, yani o yıkımın merkezine gittiğidir. Hektor’un devrilmesiyle, kralların kurduğu o büyük satranç tahtası sallanmaya başlamıştı. Penthēsileia bir piyon değildi; o, kendi özgür iradesiyle, bir sistemin çarklarında ezilenlerin yanına, sessizlerin sesini duymaya gelmişti.
Akhilleus... Onu her yerde dokunulmaz bir kahraman olarak anlatırlar, değil mi? Ama unutma güzel yavrum; zafer, her zaman sadece en güçlü olanın değil, en acımasız olanın hanesine yazılır. Meydanda karşılaştıklarında, bir kraliçenin onurlu direnişini gördüler. Penthēsileia, o meşhur altın zırhların ve kibirli kralların karşısında diz çökmeyi reddetti. Göğsünden yaralanıp toprağa düştüğünde, dünya bir anlığına durdu. Ve işte o an, sistemin korkunç yüzü belirdi.
Söylerler ki, Akhilleus onun güzelliğine vurulmuş. Ah evlat, bu ne büyük bir yalan! Birini öldürdükten sonra onun güzelliğine vurulmak, bir çiçeği koparıp dalında kurumasını izlerken ona olan "sevginden" bahsetmekle aynıdır. Bu, gücün zayıf olanı sahiplenme, onu bir hatıra gibi kendine mal etme arzusudur. Thersitēs adlı o cesur adam, işte bu kirli çelişkiyle alay ettiği için canından oldu. Çünkü krallar, yaptıkları büyük hataların üzerine bir örtü çekilmesini isterler; kimsenin o örtüyü kaldırıp altındaki gerçeği görmesini istemezler.
Bak sevgilim, bazen bir kadeh şarabın neşesi bile bu dünyanın acılarını örtmeye yetmez. Penthēsileia bir kurban değil, bir başkaldırıydı. Onun hikayesi, kralların gururu ile özgür ruhların çarpışmasıdır. Unutma; tarih, kazananların yazdığı bir kurgudur, ama bizlergerçeğin peşinde koşanlarsatır aralarındaki o derin sessizliği duymayı öğrenmeliyiz. O sessizlikte, bütün kralların korktuğu tek bir şey saklıdır: Kendi kararlarını kendin verebileceğin gerçeği.