Bir zamanlar, uzak diyarlarda, Anadolu'nun sıcak topraklarında doğup büyüyen Pelops adında bir delikanlı varmış. Bu genç, gökyüzü dostlarımızın sofrasında büyümüş, onların ışığıyla yıkanmış bir çocukmuş. Öyle ilginç bir hikayesi var ki, dinleyince şaşırıp kalacaksın!
Bir gün, Pelops'un babası Tantalos, gökyüzündeki büyükleri sofrasına çağırmış. Ama aklı bir karış havada olan babası, çok kötü bir oyun oynamış. Neyse ki bizim gökyüzü dostlarımız her şeyi anında fark etmişler. Sadece toprak ve bereket getiren Demeter biraz dalgınmış, Pelops'un omzundan küçük bir lokma almış. Sonra ne mi olmuş? Denizlerin efendisi Poseidon, bu güzel çocuğu çok sevmiş, ona pırıl pırıl kanatlı atlar hediye etmiş. Pelops'un eksik kalan omzunu ise bembeyaz, kıymetli bir fildişi ile yeniden yapmışlar.
Pelops, elinde birkaç kadeh üzüm suyu ile bir süre gökyüzü saraylarında kaldıktan sonra, "Artık yeryüzüne inme vakti" demişler. Genç kahramanımız Anadolu'dan yola çıkıp Yunanistan'a geçmiş. O zamanlar herkes, kral Oinomaos'un kızı güzel Hippodameia ile evlenmek istermiş ama kral çok huysuzmuş. "Ancak benimle at arabası yarışında kazanan, kızımla evlenebilir" dermiş. Pelops, Poseidon'un verdiği o harika atlarla yarışa girmiş. Rüzgar gibi esip kralı geçmiş ve muradına ermiş!
Sadece bu kadar da değil, bugünkü meşhur Olympos oyunlarını başlatan kişi de işte bu Pelops olmuş. Mora yarımadasına bile onun ismini vermişler. Ancak çocuklarım, şunu unutmayın; bazen kahramanlar da hatalar yapar. Pelops, yarışta ona yardım eden arabacı Myrtilos'a karşı dürüst davranmayıp onu denize atınca, işler biraz sarpa sarmış ve ailesi üzerinde uzun süren bir üzüntü bulutu dolaşmaya başlamış.
İşte böyle küçük dostum, Pelops'un hikayesi hem bir göç, hem bir zafer, hem de insanın hatasından ders alması gereken bir masaldır. Şimdi gözlerini kapat ve o fildişi omuzlu kahramanın, rüzgar gibi koşan atlarını hayal et.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Çoğu kişi tarihin tozlu sayfalarını parlatıp kralları, altın zırhlı kahramanları birer yıldız gibi anlatır. Ama ben, gölgelerde oturan ve asmanın yaprakları arasından hakikati izleyen o yaşlı Silenos; sana sarabın o hafif baş döndürücü neşesiyle değil, acı bir gerçeğin çıplaklığıyla anlatayım.
Herkes Pelops’un adını duyunca bir kahraman, bir kral görür. Ama gerçekte o, Güçlüler'in kaprisli oyunlarında hırpalanmış bir oyuncaktan başka neydi ki? Babası Tantalos, o kibirli adam, gökyüzü sakinlerini etkilemek için kendi öz oğlunu bir sofraya yiyecek olarak koyacak kadar körleşmişti. İşte o gün Pelops, sadece bir çocuk değil; kralların hırsının bedelini ödeyen, bedeni fildişinden bir parça ile yamalanmış bir kurbandı.
Poseidon gibi denizin derinliklerinden gelen o kudretli figür, Pelops’u kendi arzuları için bir sunucuya dönüştürdüğünde, kimse 'dur' demedi. Otorite dediğin böyledir evlat; seni önce parçalar, sonra kendi amaçları için yeniden inşa eder, sana kanatlı atlar verir ama aslında iplerini hep elinde tutar. Pelops, Oinomaos’u yendiğinde onu bir galip sanırlar; oysa o sadece Güçlüler’in kurduğu o kanlı satranç tahtasında bir piyondu. Hippodameia’yı kazanmak, zafer miydi yoksa sisteme boyun eğmenin bir ödülü mü?
Sana anlatılan o meşhur Olimpiyat oyunlarının kökeninde bile bir ihanet gizli. Pelops, ona yardım eden arabacı Myrtilos’u denize fırlatıp öldürdüğünde, o lanetli kan döngüsünü başlatan da yine krallık hırsıydı. Sessizlerin sesi olan Myrtilos, sistemin merdivenlerini tırmanmak için feda edilenlerden biriydi. Pelops, Mora yarımadasına adını vermiş olabilir, koca bir toprak parçası ona ait olabilir; ama ruhu, o fildişi omuzunun soğukluğunda, hep bir başkasının emri altında kalmaya mahkumdu.
Sakın unutma evlat; tahtta oturanların zafer diye sunduğu her şeyin ardında, birilerinin unutulmuş çığlığı ve dökülen masum kanı vardır. Gerçek, altın yaldızlı kitaplarda değil, o kanlı denizin dibinde yatan Myrtilos’un sessizliğinde saklıdır.