Thesauros Mythology Pelias

Pelias

Pelias

İolkos kralı Pelias, yeğeni İason’dan kurtulmak için onu zorlu bir göreve yolladı; ancak Medeia’nın hileli gençleştirme büyüsüyle sonu hazin oldu.

Tyro ve Poseidon’un soyundan gelen Pelias, Neleus’un ikiz kardeşi ve Kretheus’un hanesinde büyüyen bir figürdür; bu kan bağı, onu Aison’un üvey kardeşi kılar. Tyro’nun tanrısal birleşmeyi gizleyerek ıssızlığa terk ettiği ikizlerin hayatta kalış hikayeleri değişkenlik gösterse de, Pelias’ın tahakküm arayışı Neleus’u yerinden edip onu Pylos’a sürgün etmesiyle belirginleşir. İktidarın sürekliliğini tek bir iradenin altında toplama saplantısı, Aison’un oğlu İason’u dahi bir tehdit unsuru olarak görmesine neden olur. Pelias, otoritesini korumak adına İason’u Kolkhis’e, altın postun peşindeki belirsiz bir kadere yollar; ancak bu stratejik hamle, Medeia’nın devreye girişiyle ters teper. Büyücü prensesin, iktidar hırsının yarattığı boşluğu ustalıkla kullanarak Pelias’ın kızlarını manipüle etmesi, zorba babanın kendi kanından gelenler eliyle parçalanışına yol açar. Bu kanlı tasfiyeden sonra ise Akastos, krallığın sınırlarını koruma refleksiyle İason ve Medeia’yı İolkos’tan uzaklaştırarak, devraldığı hiyerarşiyi sürdürmeye çabalar.
Silenos
Bak evlat, şöyle yaklaş ateşe... Dizlerin titremesin, bu anlatacaklarım biraz sert rüzgarlar gibidir ama hakikati bilmek insanın içini ısıtır. Bugün sana Pelias’ı anlatayım. Hani şu Iolkos’un tacını takan, kalbi biraz fazla hırslı o ihtiyar kralı.

Pelias, aslında sıradan bir soydan gelmiyordu. Annesi Tyro, bir gün denizlerin efendisi Poseidon’un güzelliğine hayran kalmıştı. İşte Pelias ile ikizi Neleus, o büyük gökyüzü sakininden yadigar kaldılar dünyaya. Ama Tyro korktu; o zamanlar insan dediğin varlık tanrılarla fazla içli dışlı olmaya çekinirdi. İkizleri dağlara, yabana bıraktı. Kimi der ki "bir at buldu onları", kimi der ki "bir çoban yetişirdi". Ne olursa olsun, o iki kardeş hayatta kaldılar, büyüdüler ve gün geldi, iktidar denen o zehirli tatlıyı tattılar.

Pelias, kardeşi Neleus ile öyle bir taht kavgasına tutuştu ki, sonunda Neleus kendi yoluna gidip Pylos şehrini kurmak zorunda kaldı. Pelias ise Iolkos’ta tek başına kaldı. Fakat huzuru bulabildi mi? Asla. Çünkü üvey kardeşi Aison’un oğlu İason, bir gün kralın karşısına tek bir sandaletle çıkıverdi. İşte o gün, Pelias’ın kalbine korku düştü. Kehanetler fısıldıyordu: "Tek sandaletli biri seni tahtından edecek."

Pelias, bilge miydi? Hayır. Korkaktı. Kurnazlık ise bilgelik değildir, unutma bunu. İason’dan kurtulmak için ona imkansız bir görev verdi. "Git," dedi, "Kolkhis ülkesine, o meşhur Altın Post’u getir." Sanki giden bir daha dönebilecekmiş gibi... Ama kaderin ağları başka türlü örülmüştü. İason, o meşhur gemi Argo’yla, yanında büyücü prenses Medeia ile geri döndü.

Medeia... Ah, o kadın! Keskin bir zeka, karanlık bir büyü. Pelias’ın kızlarının yanına gidip fısıldadı: "Babanızı gençleştirmek ister misiniz? Onu kazana atın, sihirli otlarla kaynatın, eskiye dönsün." Zavallı kızlar, babalarını çok sevdikleri için bu söze kandılar. İşte o an, masalın en karanlık sayfası çevrildi. Pelias, o hırslı kral, kendi evlatlarının eliyle kendi sonunu hazırladı.

Sonunda ne mi oldu? Oğlu Akastos, bu korkunç olaydan sonra İason ve Medeia’yı şehirden kovdu. Taht boşaldı, saraylar sessizleşti. Pelias gitti, geriye ise sadece "hırsın sonu hüsrandır" diyen o eski, tozlu ders kaldı.

Şimdi, kadehindeki üzüm suyunun tadını çıkar ve düşün; insan en çok neyi elde etmeye çalışırken kaybeder kendini? Hadi, uyu bakalım, rüyanda Altın Post’u değil, gökyüzünün yıldızlarını gör.

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme