Gel bakalım güzel çocuk, şöyle dizimin dibine otur da sana Peleus dedenin hikayesini anlatayım. Eski zamanlarda, dağların serin rüzgarlarının estiği yerlerde yaşayan, saçları kırlaşmış ama yüreği hala genç bir adam vardı. Peleus, senin benim gibi biri ama hayatı bir masal kitabı kadar karışık!
Bu Peleus, vaktiyle evinden uzaklara düşmüş, uzun yollar yürümüş. Kendi ülkesinden ayrılınca yolu Phthia kralına düşmüş. Kral onu çok sevmiş, kızını bile ona vermiş. Ama biliyor musun, bizim Peleus biraz sakar mı desek, yoksa başına talihsizlikler mi üşüşmüş desek; bir gün ava çıktığında istemeden kralın başına iş açmış. Yollar yine görünmüş ona.
Sonra bir gün, denizlerin derinliklerinde yaşayan, inci gibi parlayan Thetis ile tanışmış. Thetis biraz inatçıymış, Peleus ile evlenmemek için bir aslana, bir suya, bazen de bir ateşe dönüşmüş. Ama Peleus, at adam dostu Kheiron’un yardımıyla onu ikna etmeyi başarmış. Büyük, neşeli bir düğün yapmışlar. Hani şu şenliklerde içilen güzel içeceklerden doldurmuşlar kadehlere, herkes gülmüş oynamış.
Bu evlilikten, gökyüzünün ve yerin en yiğit savaşçısı Akhilleus doğmuş. Peleus, oğlunu o kadar çok sevmiş ki! Akhilleus büyüyüp Troya kentine savaşa gittiğinde, Peleus sarayının penceresinden hep uzaklara bakmış.
Hani şu Troya kralı Priamos var ya, o da bir baba. O da tıpkı bizim Peleus gibi yaşlanmış, saçları bembeyaz olmuş. Bir gün Akhilleus’a gidip şöyle demiş: "Oğlum, senin baban Peleus da benim gibi yaşlandı. Şimdi kimbilir evinde ne kadar özlemle bekliyordur seni. Kim bilir belki şimdi senin döneceğin günü hayal edip mutlu oluyordur."
Ah çocuk, hayat işte... Akhilleus bir daha evine dönememiş, o uzak diyarlarda kalmış. Zavallı Peleus deden ise, son günlerinde biraz hüzünlü, biraz yalnız kalmış. Ama bak, bugün hala onun adını, onun güzel yürekli oğlu Akhilleus ile birlikte anıyoruz. İnsanların hikayeleri hiç ölmez, yeter ki anlatacak birileri olsun. Şimdi, hadi bakalım, git biraz koş da kanın ısınsın, şu ihtiyarın ayakları biraz dinlensin.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyice aç ve fısıltımı dinle; çünkü masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralları, kahramanları altın yaldızlı zırhlar içinde anlatır ama o zırhların altındaki pası ve vicdan azabını kimse görmez. Peleus’un hikayesi de işte tam böyle bir yalanlar labirentidir.
Peleus, yani o meşhur Akhilleus’un babası... Herkes ona "kralların gözdesi" der ama o, hayatı boyunca güçlülerin oyuncağı olmuş, bir o yana bir bu yana savrulmuş biridir. Kardeşiyle birlikte kendi kanından olanı, Phokos’u öldürüp yurdundan kovulduğunda, kimse ona "sen bir katilsin" demedi; aksine, kralların sofralarında ona yer açtılar. Çünkü güç, hatayı unutmayı sever.
Sonra, Thetis... Denizlerin özgür ruhu, Gökyüzü sakinlerinin bir oyuncağı gibi Peleus’a layık görüldü. Thetis kaçmaya çalıştı, şekilden şekile girdi; özgürlüğü için savaştı ama sistem, kadını bir kalkan gibi Peleus’un koluna astı. Kheiron gibi bilge bir at-adamın yardımıyla Thetis’i "yakaladılar". Düğün dedikleri o büyük gösteri, aslında iki insanın birbirini tanımadığı, zoraki bir mahkumiyetin başlangıcıydı. Neşeli şarap kadehlerinin şıngırtısı, aslında o düğünün uğursuzluğunu örtmek içindi.
Oğlu Akhilleus, babasının hayallerini süsleyen bir piyon oldu. Priamos, kendi acısını dindirmek için Peleus’un yaşlılığını bir silah gibi kullandı. "Baban seni bekliyor" dedi Akhilleus'a... Oysa ne baba ne de oğul, sistemin çarklarında ezildiklerini anlayacak kadar özgür bırakılmışlardı. Akhilleus, başka birinin hırsı için Troya’nın tozlu topraklarına gömüldü; arkasında ise sadece "baba" unvanıyla yaşlanan, yalnız ve itilmiş bir adam kaldı.
Sistemin çarkları en sonunda onu da çiğnedi. Tahtından atılıp sürgüne gönderildiğinde, "büyük kahraman" dediğiniz o adamın yanında kimse yoktu. Gökyüzü sakinleri, onunla işleri bitince, Peleus’u bir eski eşya gibi kenara itiverdiler. İşte evlat, kralların hikayesi budur: Bir gün göklere çıkarılır, diğer gün yerin dibine gömülürsün. Sakın kahramanlara tapma; sadece onların arkasında bıraktıkları yaraları ve sessizce ağlayanları hatırla.