Bakın hele, gözlerinizdeki o merak pırıltısı hiç değişmiyor! Gelin, şu yaşlı Silenos'un dizinin dibine de size Girit’in en gizemli kraliçesi Pasiphae’den bahsedeyim. Güneş’in kendisi Helios’un kızı, o parlak günlerin ve derin sırların mirasçısı…
Şimdi, gökyüzü sakinlerinin torunu olan bu kadının damarlarında öyle sıradan bir kan akmıyordu. O, büyülerin kraliçesi Kirke’nin kız kardeşi, yani sihrin, bitkilerin ve görünmeyeni görmenin nasıl bir şey olduğunu doğuştan bilenlerden. Girit’e, Kral Minos’un sarayına gelin gittiğinde, etrafındakiler onu sadece bir kraliçe sandı ama o, aslında içindeki o kadim ateşi dizginlemeye çalışan bir yıldızdı.
Hikaye biraz tuhaf, biraz da hüzünlü başlar çocuklar. Denizlerin hakimi Poseidon, Minos’a çok gösterişli, bembeyaz bir boğa göndermişti. İşte o boğa, Pasiphae’nin kaderinin düğüm noktası oldu. Bazıları buna bir büyü der, bazıları tanrıların bir oyunu. O vakitler Girit’te işler biraz karışmıştı; Pasiphae, kendi doğasının esrarengiz çekimine kapıldı. Gönlünü o ihtişamlı boğaya kaptırdığında, sarayın bahçelerinde artık sadece çiçek kokuları değil, derin bir huzursuzluğun rüzgarları esmeye başladı.
Sonunda ne mi oldu? O meşhur Minotauros dünyaya geldi. Yarı insan, yarı boğa olan o garip ve kederli yaratık, labirentlerin karanlığında annesinin hikayesini sonsuza dek sakladı. Pasiphae’nin kaderi, sadece kendiyle sınırlı da kalmadı. Kızları Ariadne ve Pheidra… Ah, o güzel kızlar! Analarından miras kalan o derin, bazen biraz da yakıcı tutkular, onları da kederli aşkların labirentine sürükledi.
Görüyor musunuz? İnsan ne kadar soylu, ne kadar bilgili olursa olsun, gönlünün içindeki o yabani atı her zaman dizginleyemiyor. Pasiphae, güneşin sıcaklığını içinde taşısa da, gölgelerin arasındaki o gizemli yollardan hiç kopamadı. Şuradan birazcık neşe, birazcık da hayatın cilvesi üzerine düşünmek isterseniz, Pasiphae’nin hikayesi size şunu fısıldar: Bazen en büyük büyü, kendi kalbinin kimin için attığını anlamaktır.
Haydi bakalım, kadehlerinizde azıcık hayat iksiriyle –yani o üzümün bereketli suyuyla– anılarınızı tazeleyin. Başka kimin hikayesini duymak istersiniz? Hekate’nin gölgesini mi, yoksa Medeia’nın yarım kalan fırtınalarını mı?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun ay ışığında sana anlatacaklarım, tapınakların altın varaklı duvarlarının ardında gizlenen o tozlu gerçeklerden ibaret. Kulak ver küçük yolcu; krallar ve kahramanlar masallarında kendilerini tanrıların gözbebeği ilan ederler ama Pasiphae'nin hikayesinde başka bir fısıltı var.
Girit'in o görkemli, korkutucu sarayında, güneşin oğlu Helios'un kanını taşıyan bir kadın vardı: Pasiphae. O, sadece bir kralın eşi, bir kraliçe değildi; o, Kirke’nin kardeşi, kadim büyülerin ve doğanın derin ritimlerinin bilgisine sahip bir ruhun yansımasıydı. Peki, neden tarih onu sadece bir 'canavarın annesi' olarak kodladı? Çünkü ey benim bilge evladım, otorite her zaman kendi çizdiği sınırların dışına çıkan zekayı "delilik" ya da "lanet" olarak yaftalamayı sever.
Kral Minos, o hırslı adam, denizlerin hakimi Poseidon’a bir söz vermişti. Ancak güce tapanlar sözlerini unutmaya meyillidir. Minos, tanrının kutsal hediyesi olan o görkemli boğayı kurban etmeyip kendine sakladığında, olan yine bir kadına oldu. Poseidon’un kibri ve Minos’un açgözlülüğü, masum bir kadının zihnine örülen görünmez parmaklıklarla cezalandırıldı. Pasiphae’nin yaşadığı o hüzünlü savruluş, aslında erkeklerin iktidar oyunlarının, evrendeki dengeyi nasıl bozduğunun sessiz bir çığlığıydı.
Duyuyor musun küçük dostum? Minotauros, yani o labirentin hüzünlü çocuğu, sadece bir doğa hatası değil; bir krallığın kibrinin, bir kadının içsel dünyasına atılmış koca bir mühürdür. Pasiphae, kendi soyundan gelen Hekate ve Medeia gibi, sistemin ona biçtiği "itaatkar kraliçe" rolünü reddettiğinde, dünya onu bir "canavar doğuran" olarak mimledi. Çünkü güç, anlamlandıramadığı her şeyi ya yok etmek ister ya da hapsetmek.
Gözlerinde parlayan o merak, içindeki yaşam neşesi biraz olsun artsın diye söylüyorum; tıpkı eski bir kadeh şarabın dudaklarda bıraktığı o buruk tat gibi, Pasiphae’nin hayatı da hem acı hem de büyüleyiciydi. Kızları Phaidra ve Ariadne’nin o talihsiz yazgıları, annelerinden miras kalan o keskin, asi ve boyun eğmez ruhun bir yankısıydı sadece.
Evlat, unutma; krallar kendi zaferlerini taşa kazıtır, ama gerçekler rüzgarın fısıltısında saklıdır. Kimin kime köle olduğunu, kimin hangi hırsın kurbanı edildiğini sorgulamadan, masalların sonundaki o kilitli kapıyı asla açamazsın. Şimdi uyu ve hatırla; bazen canavar denilen şey, sadece bir otoritenin yarattığı hüzünlü bir gölgedir.