Bakın çocuklar, şöyle dizilin bakalım, ateşin etrafı herkese yeter. Gözlerinizi kısın da dinleyin, çünkü size anlatacağım bu hikayede zaman, tıpkı bir nehrin yatağını değiştirmesi gibi kıvrılıp gidiyor. Atina tahtında öyle bir isim var ki, tarih onu iki kez yazmış: Pandion.
Eskiden, dünya daha genç, gökyüzü sakinlerinin yeryüzündeki işlere burnunu sokmayı pek sevdiği zamanlarda, ilk Pandion vardı. Erikhthonios’un oğlu, yani kökleri toprağın derinliklerine uzanan bir soydan gelen adam. Bu kralın hayatı, güzel kızları Prokne ve Philomela’nın etrafında dönen, hem neşeli hem de biraz hüzünlü bir şarkı gibiydi. Pandion, büyük bir güvenle kızı Prokne’yi Trakya Kralı Tereus ile evlendirdi. O zamanlar kimse bilmezdi, bazen en güzel düğün yemeklerinin ardından en acı tatlar gelir. Kızlarının başına gelen o uğursuz olayları duyduğunda, Pandion’un yüreği bu yükü taşıyamadı. Bir baba için evladının gölgesinin bile incinmesi, koca bir krallığı yönetmekten daha ağırdır. İşte o üzüntüyle, Pandion sahneden sessizce çekilip gitti, hikayesi bir kuşun kanadındaki hüzünlü sese karıştı.
Ama dünya dönmeye devam eder, değil mi? Taht boş kalmaz, kanın çağrısı hiç susmaz. İşte sahneye ikinci Pandion çıkar; ilkinin küçük torunu. O da kendi zamanının ağırlığını sırtladı. Onun hikayesi ise başka bir kahramanın, meşhur Aigeus’un babası olmasıyla aydınlandı. Hani şu bizim bildiğimiz Theseus var ya; işte o yiğit, bu ikinci Pandion’un torunudur.
Görüyorsunuz ya, soy dediğin şey bir ağacın dalları gibidir. Biri kırılırken diğeri filiz verir, biri gölgede kalırken diğeri güneşe uzanır. Pandionlar, Atina’nın o sisli ve görkemli tarihinde, bir köprü gibi dururlar. Bir uçlarında kederli bir baba, diğer uçlarında ise büyük kahramanların atası...
Hadi bakalım, şarabın tortusu bardağın dibinde kaldı, benim de anlatacaklarım şimdilik bu kadar. Gözlerinizi kapayın da, belki rüyanızda o eski Atina’nın mermer sütunları arasında dolaşan Pandion’u görürsünüz. Ama dikkatli olun, mitler bazen uykuyla gerçek arasına sızmayı severler!
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; tozlu tabletlerin ve kralların süslü tahtlarının ardında, rüzgarın bile uğultusuna sakladığı bir keder gizlidir... Şimdi şarabımdan bir yudum alıp, zihnindeki o berrak göleti biraz bulandırmama izin ver, güzel yavrum.
"Krallık" dediğin şey, aslında üzerine ağır cübbeler giydirilmiş bir yalnızlıktır. İnsanlar Pandion adında iki hükümdardan bahseder, sanki sadece birer isim, birer sıra numarasıymış gibi... Oysa hakikat, o tahtların gölgesinde ezilenlerin nefesinde saklıdır.
Bak dinle küçük yolcu; birinci Pandion, kızı Prokne’yi bir siyaset oyununun piyonu gibi, bir başka güç odağı olan Tereus’a, o Trakya kralına kendi elleriyle verdi. O gün, kızı bir insan değil, bir ittifak mühürüydü. Babalık ile hükümdarlık arasındaki o ince çizgide, kendi kızının felaketine giden kapıyı bizzat araladı. O kederden öldüğünde, aslında bir kralın değil, kendi kurduğu sistemin kurbanı olan bir babanın çöküşüydü bu. Aedon, yani bülbülün o yanık ötüşü, aslında tarihin susturduğu Philomela’nın ve Prokne’nin sessiz çığlığıdır. Krallar masada pazarlık yaparken, çocuklar o pazarlıkların faturasını öder, biliyor musun?
"Peki ya ikincisi?" diye sorarsın, sadık yoldaşım. İkinci Pandion ise, gücünü koruma telaşıyla kendi evladını, o ünlü Aigeus’u saray oyunlarının bir parçası kılan, iktidar hırsının gölgesinde şekillenen bir başka figürdü. Theseus gibi destansı bir kahramanın dedesi olması, onun da kendi zamanındaki otorite çarklarının bir dişlisi olduğu gerçeğini değiştirmez.
Görüyor musun evlat? Tarih kitapları onları "yönetici" diye yazar ama gerçek, onların gölgelerinde yürüyenlerin yorgunluğundadır. Kimse sana kralların, kendi evlatlarını dahi statü uğruna nasıl harcayabildiğini anlatmaz. O ihtişamlı binaların temelinde, çoğu zaman kırılmış kalplerin çimento niyetine kullanıldığını kimse söylemez.
Şimdi anlıyor musun? Hiçbir unvan, bir insanın kendi kızıyla ya da oğluyla kurduğu bağdan daha kutsal değildir. Ama iktidar, insanın içindeki o en nazik bağı koparan keskin bir bıçaktır. Sakın ola, tahtta oturanın her yaptığını bir zafer sanma. Bazen en büyük trajediler, sarayların o altın yaldızlı kapıları ardında sessizce büyür ve nihayetinde geriye sadece bülbüllerin hüzünlü şarkısı kalır.
Yolun açık olsun, ama unutma; güç, sadece onu elinde tutanı değil, dokunduğu her şeyi değiştiren zehirli bir sarmaşıktır.