Thesauros Mythology Pandareos

Pandareos

Pandareos

Zeus'un altın köpeğini çalan Pandareos, tanrıların öfkesiyle taşa çevrildi; geride bıraktığı talihsiz kızları ise Harpyalar tarafından kaçırıldı.

Odysseia’nın karanlık bir gecesinde Penelope, içindeki ağırlıktan kurtulmak için Artemis’e yakarırken, zihninde Pandareos’un kızlarının yaslı öyküsünü yeniden kurar. Tanrıların, ebeveynlerini yok ederek sahipsiz bıraktığı bu genç kızlar, aslında Olympos’un estetik ve zihinsel hiyerarşisi altında şekillendirilmiş, tanrısal lütuflarla donatılmış birer mülke dönüşmüşlerdir. Aphrodite’nin güzellik, Here’nin akıl, Athene’nin zanaat bahşettiği bu bedenler, Olympos’un iradesine göre biçimlenen birer vitrin teşkil ederken, Aphrodite’nin Zeus’tan onlar için "iyi bir kısmet" yani bir efendi talep etmesi, tahakkümün meşruiyetini evlilik bağıyla mühürleme çabasından başka bir şey değildir. Nihayetinde Harpyalar’ın bu kızları kaçırıp Erinysler’in karanlık hizmetine sunması, iktidarın bir noktada kendi yarattığı "kusursuz" figürleri dahi birer araç gibi kullanıp, itaatsizliğin bedeli olarak onları cezalandırıcı bir çarka terk ettiğinin delilidir.

Pandareos efsanesinin kökleri, Girit’in mağaralarından Anadolu’nun derinliklerine uzanan bir egemenlik krizinde yatar. Rheia’nın, yeni doğan Zeus’u Kronos’un mutlak otoritesinden saklamak için görevlendirdiği altın köpek, aslında iktidarın kutsal emanetçisiydi. Zeus, tahtını sağlamlaştırıp devrimini tamamladığında, bu sembolik bekçi köpeği, yerleşik düzenin bir parçası olarak tapınağa yerleştirildi. Pandareos’un bu köpeği çalarak onu Tantalos’a, yani kendi inisiyatifine emanet etmesi, tanrısal düzene karşı girişilen sessiz bir başkaldırıydı. Ancak merkezi iktidar, mülkiyetine yöneltilen bu küçük çaplı gaspı cezasız bırakmadı; Pandareos’u taşlaşmış bir durgunluğa mahkum ederken, Tantalos’u yalan ve sadakat arasındaki o meşhur, ucu bucağı olmayan boşluğa, Sipylos Dağı’nın altına gömerek, boyun eğmeyen her iradenin sonunda yasaların ağırlığı altında ezilmeye mahkum olduğunu tescilledi.
Silenos
Bak evlat, otur şöyle yanıma da bir soluklanalım. Şu yaşlı gözlerim neler görmedi ki; kimlerin yükselişine, kimlerin bir fırtınada uçup gidişine tanıklık etmedi... Penelope’yi hatırlar mısın? Hani o sadık kraliçe, günlerce gecelerce dokuduğu o bitmek bilmeyen dokumaların başında bekleyen. Bir gece, kalbi kederle dolup da Artemis’e yakardığında, o eski, hüzünlü hikayeyi hatırlamıştı: Pandareos’un kızlarını.

Şimdi bu Pandareos, biraz "hızlı" bir adamdı. Öyle bir hırsı vardı ki, gökyüzü sakinlerinin bahçesinden bir şey almanın, bedelini ağır ödeteceğini düşünmedi. Hani Zeus, Girit’te gizli bir mağarada büyürken onu koruması için altından bir köpek yaratılmıştı ya? İşte bu Pandareos, aklını peynir ekmekle yemiş olacak ki, gidip o altın köpeği tapınaktan çaldı. Yetmedi, götürüp Lydia diyarındaki Sipylos Dağı’nda, o meşhur Tantalos’a emanet etti. Ama tanrıların gözünden hiçbir şey kaçar mı? Zeus, bu cüreti görünce öyle bir gürledi ki, yer gök sarsıldı. Pandareos’u olduğu yerde taşa çeviriverdi, Tantalos’u da Sipylos Dağı’nın karanlık derinliklerine hapsetti.

Geride kalan o küçük kızlar ise öksüz, boynu bükük kaldılar. İşte o zaman, şefkatli bir el uzandı onlara. Aphrodite, bu sahipsiz kuzulara kol kanat gerdi; onlara en güzel balları, ballı sütleri sundu. Hera, onlara akıl ve eşsiz bir güzellik bahşetti. Artemis, o gökyüzü sakini, onlara birer fidan gibi düzgün, uzun boylar verdi. Athene ise boş durur mu? Onlara elleriyle harikalar yaratmayı, nakış nakış sanat işlemeyi öğretti.

Derken bir gün, Aphrodite koca Olympos’a çıktı. "Bu kızlar," dedi Zeus’un huzurunda, "artık büyüdüler, güzeller ve akıllılar. Onlara iyi birer kısmet, mutlu bir yuva gerek."

Zeus, tam bu dileği kabul edecekken ya da belki kaderin başka planları varken, gökyüzünde uğursuz bir rüzgar belirdi. Harpyalar... O korkunç, fırtına kanatlı yaratıklar, bir anda konaklarına dalıp kızları kaptıkları gibi göğe yükseldiler. Ne olduğunu kimse anlayamadı. Meğerse kızlar, artık kendi hayatlarını yaşayacaklarına, o uğursuz Erinyslerin, yani öcün tanrıçalarının hizmetine sunulmuşlar.

Görüyor musun evlat, hayat bazen böyle bir esintiyle savurur insanı. Güzellik, akıl, sanat... Hepsi var ama bir anlık fırtınaya bakıyor her şey. Penelope işte bu yüzden korkardı; sanki rüzgarın bir gün gelip onu da, ocağını da alıp götüreceğini sanırdı.

Haydi, boş ver şimdi bu hüzünlü hikayeyi. Şu çömlekte biraz şerbet var, biraz iç de boğazın yumuşasın. Dünya dönüyor, rüzgar esiyor; biz elimizde ne varsa onun tadını çıkaralım, değil mi?

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme