Thesauros Mythology Pallantidai (Pallasoğulları)

Pallantidai (Pallasoğulları)

Pallantidai (Pallasoğulları)

Pallasoğulları, tahtta hak iddia edip Theseus’a karşı ayaklanınca, onun kılıcıyla son bulan hırslı bir aile mücadelesinin kurbanı olmuşlardır.

Pandion’un soyundan gelen Pallasoğulları, Atina’nın merkezi otoritesindeki boşluktan faydalanarak yönetimi miras hukuku üzerinden kendi tekellerine almak isteyen bir hanedan hırsıyla hareket ediyorlardı. Aigeus’un bir varisi bulunmadığı yanılsamasına tutunarak iktidarı meşrulaştırma çabaları, Troizen’in sınırlarından çıkıp gelen Theseus’un babası tarafından tanınmasıyla sarsıldı. Bir ismin, sadece kan bağına dayalı bir hak iddiasının yarattığı hiyerarşik düzeni bozması, statükocu yapıların ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyordu.

Kendi meşruiyet alanlarını daraltan bu yeni figüre karşı yükselttikleri protesto, aslında bir tür sınıf ve ayrıcalık savunusuydu. Atinalıların özgür iradeleriyle Theseus’u seçmesi, hiyerarşiyi tepeden aşağıya değil, toplumsal bir rızayla yeniden tanımlama girişimiydi; Pallas ve oğulları ise bu duruma bizzat şiddet kullanarak, yani iktidarın en çıplak aracı olan silahla karşılık verdiler. Ancak tahakkümün yerleşmiş kalıpları, yenilikçi bir irade karşısında çözülmeye mahkumdu. Çatışmanın sonunda elli kuzen ve Pallas’ın ölümü, güç odaklarının mutlak yıkımını simgelerken; Theseus’un Troizen’de geçirdiği gönüllü sürgün, otoritenin kendi kendini arındırma veya aklama ritüeli olarak görülebilir. Nitekim Atina mahkemesinin bu kanlı hesaplaşmada onu beraat ettirmesi, devletin, kendi bekası adına şiddeti nasıl hukukla örtüp meşrulaştırabildiğinin, Akhilleus’un öfkesini dindiren o kadim bürokratik nezaketin sessiz bir yansımasıdır.
Silenos
Şöyle oturun bakalım, ayaklarınızı uzatın. Ateşin çıtırtısı size de huzur veriyor mu? Gözlerinizi kapatın ve zihninizi Atina’nın o tozlu, zeytin ağaçlarıyla dolu yollarına çevirin. Bugün size hırsları boylarını aşan, adı Pallantidai olan bir grup adamdan bahsedeceğim. Pallas’ın oğulları yani...

Şimdi, işin aslı şuydu: Atina tahtında Kral Aigeus oturuyordu ama başı biraz dertteydi. Çocukları yoktu, yani öyle sanıyordu. Derken, uzak diyarlardan, Troizen’den genç bir yiğit çıkageldi: Theseus. Babası Aigeus onu görür görmez tanıdı, gözlerinden anladı evladı olduğunu. Eh, gökyüzü sakinlerinin kader ağlarını nasıl ördüğünü bilirsiniz; bir anda işler değişiverdi.

Ama Pallas’ın oğulları, yani o koca burunlu kuzenler, bu işe hiç mi hiç sevinmediler. Hani çocukken oyuncağını paylaşmak istemeyen mızmızlar olur ya, aynen öylelerdi. "Bu taht bizim mirasımız, bu yabancı da kim oluyor?" diye bağırdılar. Çünkü akılları fikirleri krallık koltuğundaydı. İnsan hırsın gözünü bürüdüğü zaman, karşısındakinin kendi kanından, öz amcasının oğlu olduğunu bile unutuyor evlatlarım.

Pallas ve elli tane oğlu, Theseus’a karşı kılıçlarını çektiler. Düşünsenize, bir tarafta genç ve çevik Theseus, diğer tarafta ise sayıca çok ama akılca kıt bir kalabalık. Sonuç ne mi oldu? Kibir, her zaman olduğu gibi kendi kuyusunu kazdı. Theseus, o meşhur zekası ve bileğinin gücüyle amcalarını ve kuzenlerini tek tek dize getirdi. Kılıçlar konuştu, toz duman dağıldığında meydan Pallasoğulları’ndan temizlenmişti.

Peki, Theseus o kadar kan döktükten sonra ne yaptı dersiniz? "Oh be, taht artık tamamen benim!" diye sefasını mı sürdü? Hayır. Bir yıl boyunca Troizen’e çekildi, yani kendi isteğiyle sürgüne gitti. Neden mi? Çünkü bazen, ne kadar haklı olursanız olun, dökülen kanın ağırlığı insanın omuzlarına çöker. Belki de bir süreliğine o tahtın, o kadehin tadı kaçar.

Bazıları der ki: "Atina mahkemesi onu akladı, suçsuz buldu." Ama vicdanın mahkemesi, taştan yapılan o ağır binaların mahkemesinden çok daha çetindir. İşte böyle... Pallantidai, hırslarının kurbanı olup tarihin tozlu sayfalarına karıştılar. Şimdi siz söyleyin bakalım; hırs mı daha keskindir, yoksa insanın kendi vicdanı mı?

Hadi, ateş biraz daha harlansın, gece henüz bitmedi.

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme