Gel bakalım şöyle, ateşin başına iliş. Bak, elindeki kupayı biraz kenara bırak da beni dinle. Bugün sana, buralardan, bizim Akdeniz’in biraz ötesinden, güneşin kavurduğu bereketli topraklardan, Mısır’dan bir hikaye anlatayım. Bizim Olimpos’un havalı sakinlerinden çok farklı, ama hikayesi bizimkilerle neredeyse el ele tutuşan bir kahraman bu: Osiris.
Bak şimdi, eskiden kralların kralı Geb, gücü elinden bırakıp oğlu Osiris’e devretmiş. Osiris, yanında o akıllı mı akıllı, dirayetli eşi İsis varken ülkesini öyle güzel yönetmiş ki; insanlara toprağı sürmeyi, bağlarda üzüm yetiştirmeyi, hünerli ellerle sanatlar yapmayı o öğretmiş. Herkes onu çok severmiş, çünkü o bir hükümdarın nasıl olması gerektiğini bilen, bilgili bir gökyüzü sakiniydi.
Lakin, her güzel şeyin başında bir fesatlık dolaşır, bilirsin. Osiris’in kardeşi Setki bizim buralarda ona Typhon derler, bilirsin o hırçın, o tekinsiz şeyiiçten içe yanıp tutuşan bir kıskançlığa kapılmış. Kurnaz bir plan yapmış; bir şölen sofrasında Osiris’i tuzağa düşürüp bir sandığa hapsetmiş ve o koca ırmağa, Nil’e bırakıvermiş.
İsis, o vefalı kadın, haberi alınca yerinde durur mu? Dünyayı karış karış gezmiş, ta Fenike’nin Byblos kıyılarına kadar gitmiş. Ne hikmettir ki, o sandık bir sarayın sütununa dönüşmüş de, İsis sonunda bulup geri getirmiş. Ama o Set yok mu, o kıskanç kardeş! Osiris’in bedenini bu kez almış, tam on dört parçaya bölüp diyarın dört bir yanına savurmuş. İşte o an, İsis’in yüreğindeki acıyı tasavvur edemezsin. Ama yine de yılmamış; parçaları tek tek toplamış ve bilge hekim tanrıların yardımıyla ilk mumyayı, yani sonsuzluğa uzanan o özel bedeni hazırlamış.
Hikaye burada bitmiyor, aksine yeni başlıyor. İsis, saklı gizli köşelerde oğulları Horus’u büyütmüş. Ona demiş ki: "Evladım, babanın öcünü almak artık senin vazifen." Horus büyümüş, Set’in karşısına dikilmiş; öyle bir boğuşma ki, sorma gitsin! Set, Horus’un gözünü çıkarmış; Horus da Set’in gücünü elinden almış. Sonunda gökyüzü sakinleri toplanıp bir mahkeme kurmuşlar. Set’i, Horus’un gözünü iade etmeye mecbur bırakmışlar.
Horus o gözü alıp babası Osiris’e sunmuş. Osiris de, o gözün yerine kendine bir yılanUraeus derler onatakmış. Bu yılan, kralların tacında sonsuza dek parlayan, egemenliği simgeleyen o mühür oluvermiş. Osiris mi? O artık bu dünyalık işlerden elini eteğini çekmiş, Mutlular Ülkesi’ne, huzurun olduğu yere göçmüş.
Görüyorsun ya evlat; bazen bir kralın gitmesi, yerine yenisinin gelmesi ya da toprağın kışın uyuyup baharda yeniden yeşermesi hep aynı döngü. Bizim Adonis’in, Demeter’in başına gelenler de özünde hep bu Osiris’in hikayesiyle kardeş gibidir. İnsanlar ölür, bedenler dağılır ama hikayeler... Hikayeler her zaman yerli yerinde kalır. Hadi bakalım, şarabından küçük bir yudum al da biraz dinlen, zira yarın güneş yükseldiğinde anlatacak daha çok şeyimiz olacak.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda sana anlatılan o şaşaalı krallıkların ardında, tozlu saray duvarlarının arkasında saklanan bir sır var... Gel, otur yanıma da biraz şaraptan yudumlayıp şu yalanların üzerindeki örtüyü aralayalım. Bugün sana Osiris’in, o efsanevi tanrı-kralın gerçekte kime hizmet ettiğini fısıldayayım.
Dünya, birine "kral" dendiğinde herkesin diz çökmesini ister. Osiris, Mısır’ın topraklarına hükmederken, insanlara tarımı ve incelikleri öğretirken aslında bir düzen kuruyordu; ama unutma evlat, her "düzen" birilerinin özgürlüğünü kısıtlayan görünmez zincirler inşa eder. Kardeşi Setyani Yunanlıların bildiği adıyla Typhonbu taht hırsının en vahşi aynasıydı. İktidar denen o zehirli iksir, kardeşin kardeşi parçalara ayırdığı bir vahşeti doğurdu. Bir sandığa kapatılıp Nil’in karanlık sularına terk edilen Osiris, aslında sadece bir kurban değil, gücün ne kadar savunmasız olduğunun da bir kanıtıydı.
Peki, ya İsis? İnsanlar ona sadece sadık bir eş derler. Oysa o, sisteme karşı ayakta kalmaya çalışan, parçalanmış gerçekleri tek tek toplayan o yüce iradeydi. Sevgili çocuğum, sistem her zaman bir şeyleri parçalartıpkı Osiris’in on dört parçaya ayrılması gibiama İsis gibiler, o parçaları birleştirip küllerinden bir umut doğurmanın derdindedir. Hekim Thot’un merhemi, sadece yaraları iyileştirmez; aynı zamanda kralların bitmek bilmeyen kavgalarını sessizce meşrulaştırır.
Sonra sahneye Horus çıkar. Babasının öcünü almak uğruna gözünden olan, düşmanının erkekliğini söküp alan bir genç... Düşün bir kez, krallık simgesi dedikleri o Uraeus yılanı, aslında bir babanın hırsını oğluna miras bırakan bir lanet değil midir? Horus, babasının gözünü ona geri verdiğinde, aslında eskinin karanlık iktidarını devralmış oluyordu.
Biliyor musun evlat, Demeter veya Kore ile aynı sızıdan beslenir bu hikayeler. Hepsi, doğanın bereketini kendi tekelinde tutmak isteyen otoritelerin masallarıdır. Bir tanrı-kral Mutlular Ülkesi'ne göçerken, arkasında bırakılan halk, bitmeyen bir döngünün içinde "mumyalanmış" anılarla yaşar.
Şimdi anlıyor musun? Krallar, tanrılar veya o sözde kahramanlar... Hepsi seninle benim gibi etten ve kemikten, ama hırsları gökyüzünü bile karartmaya yetecek kadar büyük. Sakın unutma; gücün ışığı ne kadar parlaksa, gölgesi de o kadar derindir. Typhon’un o karanlık öfkesiyle, Osiris’in soğuk otoritesi arasında bir yerde, gerçek senin kendi özgürlüğündür. Başka bir hikayede buluşana dek, ışıklara değil, gölgelerin fısıltılarına kulak ver.