Şöyle yaslanın arkanıza, dizlerimi ovuştururken anlatacaklarımı iyi dinleyin bakalım. İnsan dediğin, bazen kendi hırsının esiri olur da, nasıl bir uçuruma sürüklendiğini göremez. Elis Kralı Oinomaos da tam böyle bir adamdı. Hani şu savaş tanrısı Ares’in oğlu olan, kılıcını kuşanıp önüne gelene kafa tutan o mağrur kral.
Oinomaos’un kızı Hippodameia o kadar güzeldi ki, onu görebilmek için yedi düvelden delikanlılar kapısına dayanmıştı. Ama gelin görün ki babasının gönlünde bir türlü kızını başkasına vermek yoktu. Kendi kendine bir oyun kurmuştu; hem de öyle tehlikeli bir oyun ki, kaybedenin sonu sadece bir yarış yenilgisi olmuyordu. "Benimle yarışacaksınız," derdi kral, "Eğer arabanız benimkini geçerse kızı alırsınız, yoksa..." O "yoksa" kısmını söylemeye dili varmazdı ama herkes bilirdi ki, o görkemli sarayının kapıları birer hatıra koleksiyonuna dönmüştü.
İşin hilesi şuradaydı: Kral yarış başladığında Zeus tapınağına gidip usulünce bir kurban sunardı. Rakibine "Hadi evladım, biraz avansın olsun," der gibi zaman tanırdı. Ancak kralın atları, gökyüzü sakinlerinin bahşettiği öyle hızlı yaratıklardı ki, Oinomaos bir kırbaç şaklattı mı, rüzgar bile arkasında kalırdı. Yarışın sonunda kral rakibine yetişir, onu yener ve... Eh, o meşum kafa koleksiyonuna bir yenisini daha eklerdi. On iki kafa! Koca bir sıra! Görenin tüyleri diken diken olurdu.
Derken bir gün, delikanlı Pelops çıkageldi. Hippodameia onu görür görmez, "İşte," dedi kendi kendine, "kaderim bu olsa gerek." Pelops da ona vurulmuştu ama Kral Oinomaos’un o korkunç sonunu da biliyordu. Bir çözüm bulmalıydı. İkisi el ele verip kralın arabacısı Myrtilos’un kapısını çaldılar. Myrtilos, neyle karşılaşacağını bilmeden, biraz altın biraz da tatlı sözle ikna oldu.
Yarış günü geldiğinde, Myrtilos arabanın tekerleklerini tutan o önemli pimleri yerinden çıkardı ya da balmumuyla gevşetti, hangisi derseniz deyin, hile yapılmıştı bir kere. Oinomaos yine büyük bir özgüvenle, atlarının hızına güvenerek yola koyuldu. Yarışın en hararetli yerinde, o meşhur altın gibi parlayan tekerlekler birden yerinden fırladı! Kral arabanın üzerinde bir o yana bir bu yana savruldu, dizginler ayaklarına dolandı. Kimi der ki, yerle bir olan toz bulutunun içinde kendi hatasıyla can verdi; kimisi de Pelops’un kılıcının işi bitirdiğini söyler.
Ne olursa olsun, bir babanın hırsı, kendi yarattığı o hız dolu yarışın tozunda eriyip gitti. Hippodameia ile Pelops ise düğünlerini yaptılar. Şimdi o eski sarayın kapılarına bakıyorum da, bazen hayatın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu hatırlatıyor insana. Dikkat edin evlatlar; hırsın atlarına binen, eninde sonunda kendi dizginlerine takılıp düşer.
Hadi bakalım, şimdi biraz şarapla boğazımı ıslatayım, bu kadar kederli hikaye yeter. Sizin için başka nelerim var, bir düşünelim...
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, şarabın tortusundaki o kadim bulanıklıkta gördüğüm bir sır var... Masallarda sana anlatılan o parıltılı krallar, aslında kendi kurdukları parmaklıkların gardiyanıdırlar. Elis Kralı Oinomaos'u duydun mu hiç? Hani şu Ares'in oğlu olduğuyla övünen, zaferin gölgesinde kanla yıkanan adamı?
Bak dinle küçük dostum, Oinomaos, Hippodameia’nın babasıydı. Ama bir babadan ziyade, bir mülk sahibi gibi davranırdı. Kızını bir değer, bir ödül, bir eşya sanıyordu. Kendi gücünü kanıtlamak için, onu isteyen gençlerin hayatını bir yarış pistinde, atlarının toynakları altında ezdi geçti. Kralların kibiri böyledir işte; kendi oturdukları tahtın boyu uzasın diye, başkalarının boyunu kısaltmaktan çekinmezler.
Oinomaos, Zeus’un tapınağında kurbanlar sunarken tanrıların kendi tarafında olduğunu sanırdı. Oysa tanrılar sadece seyirciydi. Kral, rakiplerine avans verir, sonra o ilahi hızla atlarını sürer, yakaladığı her gencin yaşam ipini keserdi. Kapısındaki o on iki kuru kafa, bir zafer nişanı değil; otoritenin, kendi iktidarını korumak için ne kadar hoyratlaşabileceğinin sessiz ve ürpertici birer kanıtıydı.
Sistemin çarkları bazen küçük bir taşla durur evlat. Hippodameia, babasının bu acımasız oyununda bir kukla olmayı reddetti. Pelops ile birleşti ve araba yarışının kaderini, o sistemin sessiz kurbanı olan arabacı Myrtilos’u ikna ederek değiştirdiler. Kralın arabasının tekerlekleri, kendi kibrinin ağırlığıyla çözüldü. Oinomaos o günden sonra sadece bir toprak parçası oldu, dizginler ise elinde kalmıştı; tıpkı hayatı boyunca kendi kurduğu düzenin dizginlerine dolanıp kalan her zorba gibi.
Görüyor musun evlat? Oinomaos'un ölümü, bir kahramanlık masalı değil; bir dengesizliğin kendi ağırlığıyla çöküşüdür. Krallar, arkalarında sadece tozlu yollar ve susmuş hayatlar bırakırlar. Sen sen ol, birinin 'kral' diye sana sunulduğu her yerde, asıl 'insan' nerede diye sor. Çünkü gerçek, hiçbir zaman zaferin o parlak zırhının altında değil, o zırhı parçalayan sessizlerin direnişindedir.