Bak evlat, şöyle kıvrıl şuraya, ateşin çıtırtısına kulak ver. Eski günlerden, tozlu sarayların ve şerefli isimlerin olduğu zamanlardan bahsedelim. Kalydon denilen, toprakları bereketli, havası üzüm kokan o meşhur krallığı duydun mu hiç? İşte orada Oineus otururdu. Kral Oineus… İsmi "şarap" ile anılır ama sanma ki sadece kadeh tokuşturmakla geçerdi ömrü. O, talihin hem en cömert hem de en sert yüzünü görmüş bir adamdı.
Oineus’un evini bir düşün; öyle bir ev ki, içinden çıkan evlatlar destanlara sığmaz. Meleagros, o atılgan genç… Hani şu devasa yaban domuzunu avlamak için bütün yiğitleri peşinden sürükleyen, cesaretiyle rüzgara kafa tutan çocuk. Bir de Deianeira var; o da gönülleri karıştıran, kaderin iplerini elinde tutan o güzel kız. Oineus’un hayatı, bir babanın gururu ile evlatlarının getirdiği fırtınalar arasında salınan bir gemi gibiydi.
Ama her kralın başına gelen, onun da kapısını çaldı elbette. Gökyüzü sakinleri, bazen insanları sınamayı pek severler. İşte tam o sıralarda Herakles –hani şu yenilmez gücüyle dağları deviren, aslan postlu kahraman– Oineus’un kapısını çaldı. Bir kralın sofrasında, bir kahramanın azameti… Oineus, misafirperverliğin kutsal olduğunu bilen, bilge ve vakur bir hükümdardı. Herakles’in o sarsılmaz varlığı, Oineus’un sarayını bir tarih sahnesine dönüştürdü.
Biliyorsun, hayat dediğin sadece krallık sürmek değildir. Oineus, bir kraldan ziyade, devasa bir ağacın kökleri gibiydi; gövdesinde Meleagros’un fırtınasını, dallarında Deianeira’nın acısını taşıdı. Bir baba olarak çocuklarının o koca kahramanlarla ve tanrısal yazgılarla olan bağına şahitlik etmek, sanma ki kolay bir işti.
İşte böyle küçük dostum. Bugünün kralı yarının tozu olur ama Oineus gibilerin ismi, o eski zamanlardan kalma bir türkü gibi kulaklarımızda yankılanır. Şimdi kapat gözlerini; belki rüyanda Kalydon’un bereketli tarlalarını ve o efsanevi sarayın gölgesinde yürüyen devleri görürsün. Ne de olsa her masal, aslında biraz da sensindir.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, dizimin dibine otur da anlatayım; masallarda sana "kral" diye sunulanların, aslında kendi tahtlarının ağırlığı altında nasıl ezildiklerini hiç duydun mu? Bak güzel yavrum, bugün sana Kalydon Kralı Oineus’u anlatacağım. Herkes onu büyük bir figür, toprakların sahibi sanır ama gerçeğin yüzü, bir kralın altın tacından çok daha soğuktur.
Oineus, görkemli sarayında otururken sadece bir baba değil, aynı zamanda iktidar denen o ağır ve zehirli çarkın bir parçasıydı. İnsanlar onun adını duyduğunda, Herakles gibi devlerin veya oğlu Meleagros gibi kahramanların gölgesinde bir isim sanırlar. Oysa krallık, bazen kendi evlatlarının hırslarını besleyen bir fırın gibidir. Oineus, toprağına bereket getirmek için tanrılara kurbanlar sunarken, aslında doğanın ve insanların kaderi üzerinde söz sahibi olduğunu sanan o kibirli otoritenin temsilcisiydi.
Sevgili evladım, bir kralın gücü, aslında en yakınındakileri koruyamamasıyla ölçülür. Oineus, kızı Deianeira’yı ve oğlu Meleagros’u o büyük güç oyununun içine ittiğinde, aslında kendi krallığının sonunu da hazırlamıştı. Krallar, hatalarını örtmek için görkemli savaşları ve kahramanlık destanlarını kullanırlar. Ama Oineus'un hanesinde yükselen o hüzünlü çığlıklar, sarayın duvarlarından dışarı taşan sessiz gerçeklerdi. Meleagros’un trajik sonu ve Deianeira’nın omuzlarına binen kader, bir babanın iktidar hırsıyla harmanlanmış, sönük bir mum ışığı gibiydi.
Bilgece bir neşeyle yudumladığım şu bir yudum şarap gibi, hayatın da acı ve tatlı tortuları vardır, evlat. Krallar, insanlara "düzeni sağlıyoruz" derler ama aslında sadece kendi kurdukları dengesiz teraziyi korumaya çalışırlar. Oineus, o terazi kırıldığında sadece bir tahtın sahibi değil, kendi elleriyle yıktığı bir yuvanın mahzun bir gölgesi haline geldi.
Görüyor musun? Güçlü olanlar her zaman haklı değildir; onlar sadece hikayeyi yazanlardır. Gerçekler ise, o hikayelerin satır aralarında saklı kalan, susturulmuş o çocukların ve kadınların hıçkırıklarında gizlidir. Unutma; dünya, tahtlarda oturanların değil, o tahtların altında ezilenlerin vicdanında döner.