Gel bakalım şöyle, otur yanıma, ayaklarını uzat. Şu ağacın gölgesi ne güzel, değil mi? Bak, gözlerini kapa da sana, bizim bağların neşesi Dionysos’un nasıl büyüdüğünden, o kadim toprakların gizemli Nysa’sından bahsedeyim.
Çoğu kişi onu sadece elinde asası, başındaki sarmaşık çelengiyle bilir ama o buralara gelmeden önce, küçücük bir çocukken Nysa’nın o saklı vadilerinde büyüdü. Nysa denince akla hemen öyle sıradan bir yer gelmesin; orası bulutların yeryüzüyle öpüştüğü, rüzgarın bile şarkı söyleyerek estiği, gökyüzü sakinlerinin bile sırlarını saklamak için seçtiği bir yeryüzü cennetidir.
Dionysos oraya geldiğinde henüz minicik bir çocuktu. Onu korumak için Nysa’nın derinliklerine, insanların ayak izinin pek değmediği o gizemli ormanlara gizlemiştik. Orası, doğanın kendi kendine konuştuğu bir yerdir. Çiçekler güneşle fısıldaşır, pınarlar toprağın kalbinden serin serin şarkılar söylerdi. Dionysos orada, ağaçların gölgesinde değil, bizzat hayatın kendi neşesinin gölgesinde büyüdü.
Nysa'nın perileri, o güzelim Nysiadesler, ona bakmak için adeta birbirleriyle yarışırdı. Ona doğayı öğrettiler; yağmurun toprağa nasıl dokunduğunu, üzüm tanesinin içine güneşin nasıl gizlendiğini... Düşünsene, gökyüzünün en özel armağanı elinde büyüyor ve dünya onun kahkahasıyla çiçek açıyor. O zamanlar şarabın o keskin kokusu henüz dünyayı sarmamıştı ama Dionysos’un gülüşü, sanki toprağın derinliklerine bir neşe tohumu ekiyordu.
Nysa, sadece bir mekan değil, aslında her çocuğun içinde sakladığı o meraklı, o keşfeden ve o özgür ruhun yansımasıdır. Dionysos oradan çıkıp dünyayı dolaşmaya başladığında, aslında Nysa’nın o dingin huzurunu ve doğanın içindeki o coşkuyu da beraberinde taşıdı.
Şimdi söyle bakalım, kim böyle güzel bir yerde, peri kızlarının ellerinde büyüse dünyayı sevgiyle doldurmazdı ki? Dionysos’un hikayesi işte böyle başladı; Nysa’nın yeşil örtüsü altında, gökyüzü sakinlerinin gözleri önünde, kendi neşesini keşfederek.
Eh, anlatacak çok hikaye var ama güneş yavaş yavaş dağların ardına saklanıyor. Hadi, biraz daha yaklaş da sana diğerlerini de anlatayım.
Bak güzel evlat, şu yaşlı Silenos’un dizlerine yaslan da dinle; masallarda sana anlatılmayan, o parıltılı sarayların duvarları ardında gizlenen büyük bir sır var...
Herkesin sarhoş bir neşeyle adını andığı o şarap tanrısı Dionysos'tan bahsederler ya; hani elinde asasıyla dünyayı dolaşan, kralların önünde eğilmediği o kudretli figür... İşte o, bir zamanlar korkmuş, annesiz kalmış ve saklanmak zorunda bırakılmış küçük bir çocuktu. Ve onu bu dünyanın hırslı tanrılarından, o bitmek bilmeyen "düzen" arayışlarından kaçırıp büyüten, ona gerçek özgürlüğün tadını veren gizli bir bahçe vardı: Nysa.
Nysa, evlat, sadece bir dağ veya bir vadi değildi. O, sistemin, otoritenin ve "herkes bir yerlere ait olmalı" diyen o katı yasaların uğramadığı, unutulmuş bir sığınaktı. Dionysos orada bir tanrı gibi değil, toprağın bir parçası, ağacın bir dalı gibi büyüdü. Kralların, taht kavgalarının ve "kader" denilen o ağır zincirlerin uzağında; sadece var olmanın o saf huzuruyla...
Bak yavrum, o görkemli sarayların sahipleri, yani tanrı dediklerin, çocuklarını bile kendi hırsları için piyon gibi kullandılar. Nysa ise, o sistemin dışına itilmiş, sistemin yarattığı şiddetle yoğrulmuş olanlara kucak açan tek gerçek yuvaydı. Ama şunu da bil: Oraya gidenler, "biz kimiz?" sorusunu kendilerine sorduklarında, kralların yazdığı o koca destanların aslında birer yanılsama olduğunu anladılar. Güç, dediğimiz şey; bir başkasının hayatını yönetme arzusundan başka nedir ki?
Şimdi bir bilgenin, yani benim, şarabın o hafif bulanık ama gerçekçi neşesiyle sana fısıldadığım budur: Bir gün biri sana "kahraman"lardan bahsederse, dur ve sor; onların arkasında bıraktığı yıkımı, onların "kutsal" saydığı yasalar uğruna yok edilen hayatları düşün. Çünkü gerçek, yaldızlı tahtlarda değil; Nysa’nın o ıssız ve özgür topraklarında, ismin sessizliğinde saklıdır.
Yolun açık olsun evladım, sakın kimsenin sana dayattığı o sahte "kusursuzluk" masallarına inanma. Kendi bahçeni, kendi Nysa'nı kur ve orada, sadece kendi gerçeğinle büyü.