Bak güzel çocuk, şuraya, şu zeytin ağacının gölgesine iliş de anlatayım sana. Thebai’nin o eski, tozlu sokaklarından birinde, tahtın ağırlığını omuzlarında taşıyan biri vardı: Nykteus. İnsanlar onu sadece bir kral olarak bilirdi ama aslında o, kaderin ördüğü karmaşık ağlarda yolunu bulmaya çalışan, biraz sert mizaçlı, biraz da gururlu bir ihtiyardı.
Nykteus dendi mi, akla ilk gelen kızı Antiope’dir. Antiope, öyle bir güzelliğe sahipti ki, gökyüzü sakinleri bile ondan gözlerini alamazdı. Ama bilirsin, kralların hayatı her zaman altın varaklı bir tahttan ibaret değildir. Nykteus da kızı söz konusu olduğunda, en az bir kaya kadar inatçı, bir kış rüzgarı kadar da soğuk olabiliyordu.
Kralımız, Thebai’nin o yüksek surları ardında düzeni korumaya çalışırken, aslında en büyük imtihanını kendi evinin içinde, kızının geleceğiyle veriyordu. Bir tarafta devlet işlerinin verdiği o ağır sorumluluklar, diğer tarafta ise baba olmanın getirdiği o tarifsiz telaş… Nykteus, kızı için kurduğu o sıkı duvarların, gün gelip de yıkılacağını hiç düşünmemişti. Tanrıların dünyasında hiçbir şey gizli kalmaz evlat; hele ki Antiope gibi ışık saçan biri söz konusuysa, kader kendi oyununu kurmaya başlar.
Nykteus, hikayelerde pek neşeli bir figür olarak geçmez belki; biraz asık suratlıdır, biraz da kuralcı. Ama hatırla, her kralın arkasında bir gölge, her sert hükmün arkasında da çözülememiş bir düğüm vardır. O, toprakların hakimiydi ama kendi kanından olanın kaderine hükmetmeye çalışırken, aslında zamanın ve tanrıların nasıl da akıp gittiğini unutmuştu.
Şimdi elindeki o bir yudum taze üzüm suyunu iç de kendine gel. Nykteus’un hikayesi bize şunu öğretir: Bir insan ne kadar büyük saraylarda yaşarsa yaşasın, kaderin rüzgarı estiğinde, o koca krallar bile yaprak misali savrulur gider. İşte hayat böyle tuhaf bir şey; bazen en sert kayaları bile zamanla ufalar, geriye sadece anlatılacak hikayeler bırakır. Hadi bakalım, gözlerini kapat da biraz dinlen, zira akşamın serinliği yavaş yavaş üzerimize çöküyor.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun ay ışığında kadehimdeki o hafif, mayhoş neşeden bir yudum alırken sana masallarda anlatılmayan bir sır vereyim. Hani şu parlayan taçlı krallar, altın varaklı saraylar anlatılır ya; işte onların gölgesinde saklanan tozlu gerçeklerden biri bu: Nykteus.
Thebai’nin efendisi, o sert yüzlü adam... Herkes onu bir şehrin kurallarını koyan, düzeni sağlayan yüce bir kral olarak tanır. Oysa iktidar, insanın ruhuna yerleşen bir sarmaşık gibidir; kendi kızını, yani Antiope'yi kendi hırslarının bir kalkanı, devletin bekası için harcanacak bir piyon olarak gören bir babadan bahsediyoruz. Söyle bana küçük yolcu, bir baba tacını evladının özgürlüğünden üstün tutarsa, o tacın üzerine dökülen her damla gözyaşı, tahtı biraz daha çürütmez mi?
Nykteus, gücünü korumak uğruna Antiope’nin hayatını bir satranç tahtasına çevirdi. Kralların "huzur" dediği şey, genellikle başkalarının sessizliğidir. O, kızının acılarını görmezden gelerek, kurduğu hiyerarşinin hatasız olduğunu sanıyordu. Ama gerçek, duvarlar ne kadar kalın olursa olsun, çatlaklardan sızar. Kralın öfkesi, aslında kendi gücünün ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunun bir dışavurumuydu.
Dinle güzel yavrum; otorite, bazen bir babanın elinde bile olsa, sevgiyle değil korkuyla hükmeder. Nykteus da böyleydi; kızı Antiope'nin trajedisi, aslında tüm o "büyük" adamların, kendi oturdukları koltuğun sağlamlığı için başkalarının hayatlarını nasıl bir çırpıda yaktıklarının küçük bir portresidir. Güç, eline geçtiğinde bir şarap gibi baş döndürür ama içindeki o buruk tortuyu sadece sona kalanlar görür.
Sakın unutma; tarihin sayfalarına sadece kralların adı yazılır ama o sayfaların arasındaki mürekkep, aslında Antiope gibi sessizliğe zorlananların emeği ve kederidir. Şimdi git ve sor kendine: Bir kralın yasası mı daha kıymetlidir, yoksa bir evladın gökyüzüne bakarken duyduğu o hür nefes mi?