Gelin bakalım şöyle, ateşin başına yaklaşın. Şu biraz bayatlamış peynirden bir parça alın, üzümlerim de şuracıkta, tadına bakın. Ayaklarınızı uzatın bakalım, anlatacağım hikaye öyle bir solukta geçip gidecek türden değil; biraz acı, biraz kaya gibi sert, biraz da rüzgar gibi dertlidir.
Hani derler ya, "Anadolu’nun toprağı bereketlidir" diye... İşte Niobe, tam da bu toprakların, bizim Sipylos Dağı’nın –yani sizin bildiğiniz adıyla Manisa’nın– kızıdır. Öyle uzak diyarlardan falan gelmemiştir; kökleri buradadır, taşında toprağındadır.
Niobe çok güzeldi, çok da gururluydu. Gençliğinde gökyüzü sakinlerinden Leto ile arkadaşlık etmişti. Hani şu Apollon ve Artemis’in annesi olan Leto. Ama zaman geçti, Niobe bir kralın karısı oldu ve öyle çok çocuğu oldu ki! On iki tane pırıl pırıl evlat... Altı kız, altı erkek. Annelik gururu bu ya, Niobe kendi kendine "Ben," dedi, "Leto’dan daha şanslıyım. O sadece iki tane doğurdu, bense bir düzine! Benim evlatlarım dağlar kadar, Leto’nunki ise bir elin parmakları kadar."
İşte orada hata yaptı küçük dostlarım. İnsan bazen diliyle kendi sonunu hazırlar.
Leto, Niobe’nin bu övünmesini duydu. Bir annenin gururunu kırmak, gökyüzü sakinlerinin pek hoşuna giden bir şey değildir. Leto’nun çocukları, o okçu Apollon ve Artemis, annelerinin intikamını almak için hemen harekete geçtiler. O gümüş yaylarından çıkan oklar havayı yararak geldi ve Niobe’nin o güzelim çocuklarını tek tek, bir yaprak gibi döktü yere.
Sarayı kan gölüne döndü. Niobe öyle bir acıyla doldu ki, ne ağlayabildi ne de yemek yiyebildi. On gün boyunca öylece oturdu. En sonunda gökyüzü sakinleri insafa geldi de çocuklarını onlar gömdü. Ama Niobe... Niobe artık o eski Niobe değildi. Acı, damarlarında akan kandan daha koyu bir hale gelmişti. Sipylos dağının tepesine çıktı, baktı ki bu dünya artık ona dar geliyor, oracıkta, o sarp kayaların üzerinde taş kesildi.
Bugün bile giderseniz Manisa’ya, o dağın tepesinde bir kaya görürsünüz. Kadın yüzü gibidir. Dereye doğru sarkan o kapkara, pürtük pürtük taşa bakın. Gözlerinin olduğu yerlerden hala su sızar. Bizim oralılar der ki; "Bakın, Niobe hala ağlıyor." Kendi çocuklarını yitirmiş bir annenin bitmek bilmeyen gözyaşıdır o.
Bazıları der ki; "Silenos, bu sadece bir masal." Ama aynı dağda, biraz ileride Ana Tanrıça Kybele’nin anıtı vardır. Niobe ile Kybele, sanki aynı efsanenin farklı yüzleri... Biri bereketin ve yaşamın, diğeri ise acının ve sabrın simgesi. İnsanlar yıllarca oraya gidip dualar etti, şifalı macunlar yedi, çocukları olsun diye umut bağladı. Çünkü ana olmak, hem en büyük gurur hem de en büyük yürekliliktir bu topraklarda.
Yunanlılar sonradan çıkıp, "Hayır, Niobe aslında bizim oralardan gelmedir, ilk kadındır" diye efsaneler uydurmuşlar. Uydursunlar bakalım... Taşın dili olsa da konuşsa. Niobe bizimdir, Sipylos’un sarp yamaçlarına aittir.
Şimdi söyleyin bana, bu hikayeyi dinledikten sonra Manisa’ya gittiğinizde o kayaya baktığınızda sadece bir taş mı göreceksiniz? Yoksa evlatlarını yitirmiş, acısı zamana yenilmeyen bir annenin sessiz hıçkırığını mı duyacaksınız?
Hadi bakalım, şarabımdan bir yudum daha çekeyim de boğazım yumuşasın. Başka ne anlatmamı istersiniz?
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan, üzerine toz kondurulmuş bir sır var... Kulaklarını aç da dinle; zira kralların ve tanrıların "tarih" diye önümüze koydukları o süslü parşömenler, aslında kendi kibirlerini gizlemek için ördükleri birer duvardır.
Niobe’yi duymuşsundur belki. Sana onun sadece bir anne olduğunu, çocukları için ağlayan bir taştan ibaret olduğunu söylediler, değil mi? Ama hakikat, o kayanın nemli yüzeyinde saklıdır. Niobe, Sipylos’unyani bugünkü Manisa’nınkendi ayakları üzerinde duran, toprağın bereketinden beslenen bir anaydı. O bir saray kraliçesi olmaktan çok, Anadolu’nun kadim, anaerkil özgürlüğünün bir temsilcisiydi.
Leto ve onun "kutsal" çocukları Apollon ile Artemis mi? İnsanlar onlara tapınırken, aslında güç odaklarına boyun eğmeyi öğrendiler. Niobe, "Benim çocuklarım, senin az sayıdaki çocuğundan daha kıymetli," dediğinde, aslında şunu haykırıyordu: "Hayat, gökyüzündeki bir efendinin değil, burada, toprağın üzerinde emekle büyüttüğüm evlatlarımın hakkıdır."
O güzel çocukların... Akhilleus gibi savaşçıların soğuk kılıçlarından ya da kralların hırslarından farkı olmayan o tanrısal okların hedefi olmasının sebebi neydi sanıyorsun? Onlar, sisteme biat etmeyen, güce "hayır" diyen bir ananın çocuklarıydı. Tanrılar, yani o dönemin otorite figürleri, Niobe’nin özgüvenini ve topluluğunun bağımsızlığını hazmedemediler. Kendi kurdukları hiyerarşiyi korumak için, yani o sarsılmaz görünen "tanrısal otoriteyi" sarsmamak için, bir anayı çocuklarının kanı ve gözyaşıyla cezalandırdılar.
Niobe, bir tanrının kahrından değil, adaletsizliğin ağırlığından taşa dönüştü. O taşın üzerindeki her damla, yüzyıllardır süregelen o vicdan azabıdır; kimsenin susturamadığı, yağmur olup toprağa sızan o sızıdır.
Dinle güzel yavrum; sana Niobe’nin "kibirli" olduğunu söyleyenler, aslında kendilerine itaat etmeyenleri nasıl yok ettiklerini itiraf ediyorlar. Tarih, kazananların yazdığı bir kurgudur ama Sipylos’un kayalıkları, kazananların değil, kaybedenlerin hakikatiyle sırılsıklamdır. Bugün o kayaya gidip baktığında bir anıt değil, otoritenin insafsızlığına karşı susarak başkaldıran bir direnişçi gör. Biraz bilgece bir neşeyle, bazen bir kadeh şarapta ararız biz bu gerçeği; zira hakikat, ancak köle ruhlardan arınmış bir zihinle, o taşın gözyaşında okunabilir.
Unutma: Krallar değişir, tanrılar unutulur ama toprak ve onun ana yüreği daima orada kalır. Şimdi söyle bakalım, o taşın neden ağladığını gerçekten anladın mı, ufaklık?