Thesauros Mythology Nana

Nana

Nana

Sakarya ırmağının perisi Nana, bir badem tanesinin büyüsüyle mucizevi şekilde gebe kalıp güzeller güzeli Attis’i dünyaya getiren efsanevi bir annedir.

Sakarya Irmağı’nın sularından doğan Nana, Agdistis-Attis anlatısının en gizemli düğümlerinden biridir. Halikarnas Balıkçısı’nın aktardığına göre, bu su perisinin yazgısı, bir ikindi vakti ırmağın serinliğine sığınmasıyla şekillenir.

Nehrin akışına teslim olduğu o anlarda, bir badem ağacı eğilip gölgesini Nana’nın üzerine bırakır. Perinin, ağacın sunduğu meyveyi kırıp tenine değdirmesi, doğanın bir lütfu gibi görünse de; aslında, bedenin dışarıdan gelen bir zorunluluğa, yani o "beyazlığın" kendi sınırlarını ihlal etmesine izin vermesidir. Badem içini göğüsleri arasına yerleştirdiğinde, biyolojik bir sınırın aşılmasına tanıklık eder; teni ile meyvenin özü birbirine karışırken, iradesinin dışında bir hükümranlık içine sızar. Güneşin batışı, dünyayı pembe bir boşluğa sürüklerken Nana, bu derin baygınlığın gölgesinde pasif bir alıcıya dönüşür. Uyandığında yıldızların altında, doğanın ona dayattığı yeni yaşamın ağırlığını bedeninde hisseder. Dokuz ayın sonunda, bakışların üzerinde tutunamayacağı kadar parlak bir güzellikte olan o oğlan çocuğu dünyaya gelir; bu doğum, aslında yaşamın, iktidarın görünmez elleriyle biçimlendirildiği ve bireyin kendi bedeni üzerindeki egemenliğini mutlak bir rastlantıya devrettiği o eski düzenin mührüdür.
Silenos
Gelin bakalım küçükler, şöyle ateşin başına biraz daha yaklaşın. Bugün size ne kralların savaşlarını, ne de gökyüzü sakinlerinin o bitmek bilmeyen öfkelerini anlatacağım. Bugün size, Sakarya’nın o köpüklü sularından bir peri kızının, Nana’nın gizemli hikayesini anlatayım.

O zamanlar ne takvimler bugünkü gibi işlerdi ne de insanlar bu kadar aceleciydi. Nana, Sakarya ırmağının nazlı kızı, bir akşamüstü güneş tam batarken, etrafı pespembe boyayan o sihirli saatlerde ırmağın kıyısına inmiş. Hava öyle sıcakmış ki, toprak bile sıcaktan "of" çekiyormuş. Nana, serinlemek için hiç düşünmeden kendini Sakarya’nın kollarına bırakmış. Şıpır şıpır, suyun içinde bir çocuk gibi oynaşırken, kıyıda duran bir badem ağacı dikkatini çekmiş.

Ağacın nazlı bir dalı, sanki peri kızını izlemek istermiş gibi suyun üzerine doğru eğilmiş. Nana, bir dal bademi koparıp kırmış. Badem içi o kadar beyaz, o kadar canlıymış ki… Nana’nın kendi teni de bir o kadar parlak ve pürüzsüzmüş. Bir an duraksamış, o beyaz badem içini alıp göğüslerinin arasına yerleştirmiş. Sanki kendi güzelliğini, doğanın o sade meyvesiyle kıyaslamak istemiş.

Tam o sırada, belki de gökyüzü sakinlerinden birinin şakası, belki de doğanın kadim bir büyüsü devreye girmiş. Nana, bademle kendi teninin o bembeyaz ışıltısının birbirine karıştığını, adeta eriyip birleştiğini görmüş. Gözleri hayretle açılmış, kalbi göğsünde hızla çarpmaya başlamış. Tatlı bir baygınlık, ılık bir rüzgar gibi üzerine çökmüş. Etrafındaki dünya; ağaçlar, sular, kıyılar o saatlerde her şey pembe bir düşe dönüşmüş.

Nana gözlerini kapamış. Uyandığında artık güneş batmış, yıldızlar gökyüzünde birer kandil gibi pırıldamaya başlamış. O, uyanıp gerindiğinde içindeki o tuhaf, tatlı ağırlığı hissetmiş. Şaşırmış mı? Belki biraz. Ama doğa bazen insanın aklının almadığı yollarla mucizeler yaratır, değil mi?

Dokuz ay sonra, günlerden bir gün, Nana öyle bir oğlan çocuğu dünyaya getirmiş ki, güzelliği karşısında kimse bakmaya cesaret edememiş. Sanki o gün, badem ağacının ışıltısı ve suyun serinliği, insanın içine işleyen bir hikaye olup vücut bulmuş.

İşte böyle çocuklar… Şimdi gidin bakalım, yatağınıza yattığınızda gökyüzündeki o yıldızlara bir bakın. Belki Nana’nın o akşamüstü gördüğü sihir, hala bir yerlerde saklıdır, ne dersiniz?

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme