Şöyle bir oturun bakalım yanıma, dizlerinizin bağı çözülmesin hemen; anlatacaklarım hem tozlu haritaların sırlarıdır hem de rüzgarın kulağımıza fısıldadığı kadim masallar. Dünya dediğiniz yer öyle sadece taş ve topraktan ibaret değildir, her karışında bir gökyüzü sakininin izi, bir kahramanın gözyaşı saklıdır.
Hadi, ayaklarımızı uzatıp başlayalım:
Ege’nin serin sularında bir ada vardır, Naksos. Orası hem hüzün hem de neşe kokar; hani şu haksızlığa uğrayıp terk edilen Ariadne’nin sessizce beklediği yer... Ama sanmayın ki orası sadece hüzünlüdür, adanın her köşesinde neşeli bir uğultu, bir ziyafet hatırası gizlidir.
Sonra rotamızı biraz kuzeye, Çanakkale’nin o hırçın sularına, Naraburnu’na çevirelim. Orada fenerin ışığı, Hero ile Leandros’un kavuşma sevdasını hala fısıldar; hani o imkansız aşkın, denizle dans eden kahramanları!
Yunanistan içlerine, o sarp Nemeia’ya uzanırsanız, Herakles’in o meşhur, herkesi titreten aslanla olan imtihanını duyarsınız. Taşlar bile o günkü gürültüyü unutmamıştır. İtalya’ya geçip Nemi Gölü’nün durgun suyuna baktığınızda, ay ışığının en sevdiği tanrıça Diana’nın gölgesini ve su perisi Egeria’nın hıçkırıklarını görürsünüz.
Dağlara meraklıysanız, Nemrut’un tepesinde gün doğarken Apollon’un altın saçlı ışıklarının taş heykelleri nasıl öptüğünü izlemelisiniz. Hele Nikaia’ya, yani bugünkü İznik’e uğrarsanız, şehrin kendi adını taşıyan o zarif perinin ayak izlerini arayın.
Mısır’ın o bereketli Nil nehrine gelince... Ah, o nehir ki içinde Proteus gibi şekilden şekile giren bilge deniz tanrılarını, Menelaos’un çaresizliğini ve Atlantis’in kayıp hayallerini taşır. Uzaklarda, Mezopotamya’nın tozlu yollarında Ninive şehrinin surlarına çarparsanız, kraliçe Semiramis’in ihtişamını, sanki dün kurulmuş gibi hissedersiniz.
Ve son olarak, biraz da benim evimden bahsedelim. Notion kıyılarında bilici Kalkhas’ın geleceği okuyan bakışları hala kumların arasındadır. Nysa dağı... İster bulutlara değen o efsanelik dağ olsun, ister Sultanhisar’ın bereketli toprakları; fark etmez. Çünkü Nysa, benim can dostum, gökyüzünün neşeli efendisi Dionysos’un çocukluğunu geçirdiği, üzümün güneşe gülümseyerek olgunlaştığı yerdir.
Dünya geniş, çocuklar; bizler ise bir kadeh şarabın dibindeki tortuda bütün tarihi görebilecek kadar çok yaşamış, ama hala merakını kaybetmemiş ihtiyarlarız. Söyleyin bakalım, şimdi hangi rüzgarın peşine düşelim?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda sana anlatılmayan, üzerine yaldızlı tozlar serpilmiş o süslü parşömenlerin arkasına gizlenen bir sır var. Büyük krallar, kudretli tanrılar ve hırslarıyla dünyayı ateşe veren o şanlı figürler... Hepsinin ayak bastığı topraklarda, aslında sessizce inleyen bir yeryüzü hafızası yatar. Gel, şu yaşlı Silenos'un dizinin dibine otur; sana haritaların sadece sınırları değil, nasıl acıları da böldüğünü fısıldayayım.
Naksos’un kıyılarında bırakılan Ariadne’yi hatırla. Ona "kurtarıcı" diye takdim edilen o kahramanın, aslında kendi çıkarı için onu bir labirentin ortasında nasıl unuttuğunu düşündün mü hiç? Kralların hırsı, bir adanın huzurunu bozduğunda, geride kalan sadece bir kadının yalnızlığı değil, yıkılan bir güvenin yankısıdır.
Naraburnu’nun sularına bak, Hero ve Leandros... İnsanlar buna aşk hikayesi der, ben ise sınırların ve yasakların genç ömürleri nasıl yuttuğuna şahitlik eden bir hüzün derim. Sular, kuralları olanların değil, sevmek isteyenlerin cesaretine tanıklık eder ama sistem hep o cesareti kıracak bir fırtına yaratır.
Nemea'da Herakles’in aslanı boğmasıyla övünürler. Fakat o aslan, sadece topraklarını korumaya çalışan bir canlıydı belki de? Güçlü olanın "canavar" ilan ettiği, aslında sadece sistemi sorgulayan bir başkaldırı olabilir mi? Nemi’nin sakin sularında Egeria, kralların kulağına fısıldarken aslında onlara vicdanı hatırlatıyordu; keşke dinleselerdi.
Ah benim güzel evladım, Nil'in suları Proteus'un şekilden şekle girmesi gibidir; hakikat her an değişir, tıpkı Kalkhas’ın Notion’da gördüğü o ürkek kehanetler gibi. İnsanlar, güçlülerin "zafer" dediği yerlerde, aslında sadece kendi egolarını inşa ettiler. Nysa dağlarında Dionysos ile paylaştığımız o tatlı şarap, belki de bu hırslı dünyanın karmaşasından bir anlığına uzaklaşıp, sadece var olmanın neşesini hatırlamak içindir. Bir yudum al ve düşün: Gerçek, saraylarda mıdır yoksa o sarayların gölgesinde unuttukları insanların hikayelerinde mi?
Ninive’de Semiramis'in duvarları, Nemrut’ta Apollon’un yüksekten bakan gözleri... Hepsi birer heykel, hepsi birer otorite simgesi. Ama hatırla güzel yavrum, en yüksek dağlar bile rüzgarla aşınır, en katı krallar bile zamanın tozunda unutulur. Sen sen ol, kimsenin seni bir mitin parçası, bir kralın piyonu yapmasına izin verme. Kendi hakikatini ara, çünkü ancak o zaman bir insan gibi özgürce nefes alabilirsin.
Şimdi git; dünyanın haritasına değil, insanın kalbine bak. Orada yazılanlar, hiçbir krallığın tapınağında bulunmaz.